Konjonktürün İşaret Ettikleri: Hangi Dünya, Hangi Türkiye?

2009 Eylül 14
tags:
Geliştirici: cevirgec

Bedreddini Hareket Politik Bildirgesi

4. Konjonktürün İşaret Ettikleri: Hangi Dünya, Hangi Türkiye?

Türkiye’nin eşitsiz ve bileşik gelişme yasası uyarınca dünya kapitalist hiyerarşisinin orta-üst basamaklarında yer alan bir ülke olduğunu biliyoruz. Yani Türkiye’nin, emperyalist devletlerin altında ve onlara bağımlı, kronik “az gelişmiş” kategorisine hapsolmuş “güney” ülkelerinin daha üzerinde ve bunları kendisine “bağımlı” kılma iddiasına sahip bir konumlanışa sahip olduğundan bahsedebiliriz. Türkiye 2002 rakamlarıyla 180 milyar dolarlık milli geliriyle OECD ülkeleri arasında 20’nci sırada bulunmaktadır. Söz konusu tasnifi yaparken, yalnızca ülkelerin GSMH’lerini değil, sahip oldukları ekonomik dinamizmlerini ve bu dinamizmi besleyen ekonomik ve ekonomi dışı faktörleri de göz önünde bulunduruyoruz.

Türkiye’yi en alttaki ülkeler kategorisinden kurtaran en önemli faktörler olarak, tarihsel ve jeopolitik özelliklerinin sunduğu avantajların geldiğini söyleyebiliriz. Aşağıda açıklamaya çalışacağımız bu avantajları dikkate almayan bir yaklaşım, Türkiye’de neden devrimci durumun hali hazırda ortaya çıkmadığını açıklayamayacaktır. Ancak, açıklamaya çalışacağımız bu özelliklerin, doğru müdahalelerle, Türkiye kapitalizminin yumuşak karnı olmasının mümkün olduğunu öngördüğümüzün de altını şimdiden çizelim.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu kadrolarının zorunlu olarak ulus-devlet sınırları olarak belirledikleri, Anadolu yarımadasını esas alan ve Trakya bölgesiyle de Avrupa kıtasına uzanan coğrafya, Türkiye kapitalizminin ve devletinin hem yapısını hem de gelişim olanaklarını belirlemiştir. Kuşkusuz bu coğrafyanın önemi, “eşsiz” doğal kaynaklarından değil, emperyalizmin yönelimleri için taşıdığı değerden kaynaklanmaktadır. Ekim Devrimi, bu değerin ortaya çıkmasının ilk nedeni olmuşsa, SSCB’nin yıkılması da, açıktır ki, bir yeniden “değerlenme” olanağı sunmuştur. Bir başka deyişle, Türkiye Cumhuriyeti varlığını Ekim Devrimi’ne, bugün azgelişmiş ülkeler kategorisinin bir basamak üzerinde pozisyon alabilmesini ise SSCB’nin yıkılışına borçludur. İlkinde ağırlıkla askeri hedefler, ikincisinde ise enerji kaynaklarına ulaşma yönündeki hedefler, emperyalizmin Türkiye ile benzeri ekonomik gelişmişlik düzeyindeki ülkelerle kurduğundan farklı ilişkiler geliştirmesini beraberinde getirmiştir. Türkiye’nin kurucu dinamiği olan askeri-bürokrat kadronun, iktidar bloğu içinde edindiği ve halen zayıflamayan ayrıcalıklı pozisyonu, ülkenin jeopolitik konumunu “dikkatli” bir şekilde kullanma ihtiyacından ve bu ihtiyaca karşı yanıt üretmede kazandıkları (ve bir anlamda da Osmanlı’dan devraldıkları) hünerden kaynağını aldığı açıktır. Askeri-bürokrat kadro, gerek SSCB ile kapitalist dünya arasındaki gerilimlerde, gerekse de günümüzde yaşanan ABD-AB arasındaki çekişmelerde, amacına ulaşan bir denge politikası izlemeyi başarmıştır. Öyle ki, bu denge politikaları Türkiye ekonomisine her zaman kendi içsel dinamiklerinin dışında girdilerin olmasını getirmiştir. Bugün de bu tür krediler, dönemsel olarak elde edilebilmektedir. Günümüz konjonktüründe anti-emperyalist nitelikli hareketlerin mayalandığı birçok Latin Amerika ülkesi bu tür girdilerden yoksun pozisyondadır.

Yine söz konusu denge politikalarının bir başarısı olarak, Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı’na katılmamış olmasının altı çizilmelidir. Birçok dünya ülkesinde yaşanan işgal, kıtlık vb. süreçler Türkiye halkları tarafından açıkça deneyimlenmemiştir. Birçok ülkede komünist hareketin halklaşmasıyla ve/ya devletleşmesiyle sonuçlanan bu süreç, Türkiye’de egemenler açısından en az yarayla atlatılmıştır.

Günümüz Türkiye kapitalizminin avantajı olarak altını çizeceğimiz bir diğer husus ise politik iktidarın tasarrufunda bulunan hazine arazileridir. Özellikle tarımda makineleşmeyle birlikte 1950’lerin sonlarından itibaren başlayan kırdan kente göç eden kırsal işgücü fazlası, kentlerde, hazine arazilerini işgal yoluyla barınma sorununu büyük ölçüde çözümlemiş, ardından gelen aflarla birlikte hızla konut sahibi konumuna yükselmişlerdir.

1980’lerden sonra söz konusu araziler ciddi bir rant sahası haline dönüşmüş ve “nöbetleşe yoksulluk” olarak kavramsallaştırılan, önce gelenin rantiye konumuna yükselerek yoksulluğunu sonra gelene devrettiği bir sistemin ortaya çıkması söz konusu olmuştur. Yine aynı yıllardan itibaren Türkiye ekonomisinin yaşadığı yaygın ve yoğun enformelleşme süreci, birincil ilişkilerin (akrabalık, hemşerilik, vb.) üzerine bina olan özgün bir sömürü sürecinin kentlere damgasını vurmasını getirmiştir. Kayıtdışı ekonominin toplam ekonomi içerisindeki payının yüzde 66 düzeylerine ulaşması bu sürecin boyutlarını gözler önüne sermektedir. Bu sürecin en orijinal yönü ise bugünün işçisine yarının atölye sahibi olanağını en azından teorik olarak sunmasıdır.

Dünya kapitalizminin esnekleşme stratejileriyle birebir örtüşen bu süreç, birçok sosyolojik araştırmada “Türk mucizesi” olarak adlandırılan sosyal durumu ortaya çıkarmıştır. Aslında ortada bir mucize falan yoktur: Emekçi ailelerinin saptanabilen gelirleriyle, rakamlara yansımayan “reel” gelirleri arasındaki fark, durumun bir “mucize” olarak görünmesine yol açmaktadır. Daha da önemlisi, söz konusu proleterler kesimlerde sınıf atlama özlemi deneyimlenmiş bir “realite”yi yansıtmaktadır. Birçok eski işçinin, bugün değişen ölçeklerde işyeri sahibi olduğu ve işgal edilen topraklar üzerinden kimi zaman daire kimi zamansa apartman sahibi oldukları bilinmektedir. Söz konusu nedenlerden ötürü Türkiye’de yine örneğin Latin Amerika ülkelerinde göründüğü gibi kronik bir yoksulluk hali ve bu yoksulluğa isyan eylemi ortaya çıkmamakta, enformel ekonomi çerçevesinde uygulanan vahşi sömürüye, gelecekte kendi işyerinin sahibi olma umuduyla geçici olarak boyun eğildiği gözlemlenmektedir.

İddiamız şudur ki, verili bir toplumsal formasyonda tüm insanlar “rasyonel çıkarları” veya kendilerine rasyonel görünen çıkarlar doğrultusunda hareket ederler. Özellikle son 20 yıldır, Kürt illeri dışında (ki bu illerin en belli başlı olanları da son 6-7 yıldır azımsanmayacak bir ekonomik dinamizm kazanmıştır), Türkiye’de devlete karşı devrimci eyleme katılmak henüz yaşamında bir istikrar oturtamamış varoş gençliği dışındaki ezilenler için rasyonel bir alternatif teşkil etmemiştir. Keza büyük kentlerde kimlikler (Alevi, Kürt, Müslüman vs.) etrafında gruplaşma; işgücü ve konut piyasasına ulaşmada sağladığı avantajlar ve ezilenlerin öfkelerini kucaklayan kimi muhalif söylemleri nedeniyle daha rasyonel bir alternatifi oluşturduğu aşikardır.

Metropollerdeki Kürtlerin son seçimlerde DEHAP’tan çok AKP’ye yönelmesinde de yukarıda belirttiğimiz faktörlerin belirleyici etkisi bulunmaktadır. Aynı şekilde, kentli orta sınıfların sınırlı bir kesiminin TKP-SİP veya ÖDP gibi reformist politik oluşumlara yönelmeleri, bu partilerin söz konusu kesimlerin “rasyonel çıkarları” ile çelişmeyecek politikalar izlemelerinin etkisi büyüktür. Günümüz Türkiye’sinde hem kişinin sahip olduğu mevcut sosyo-ekonomik statüyü sarsmayacak hem de sistem karşıtı söyleme sahip bir politik yapının üyesi olarak “vicdan” rahatlatacak en elverişli iki politik oluşumun TKP-SİP ve ÖDP olduğunu bu ülkede nefes alıp veren herkes bilmektedir.

Buraya kadar yazdıklarımız, kitlelerin devrimci eyleme yönelmelerinin, ancak nesnel kimi faktörlerin (ekonomik kriz, savaş vb.) sonucunda ve bu konjonktürde de ortada devrimci eylemi yönetebilecek bir iradenin (ya da adayın) mevcut olduğu koşullarda kitleler için “rasyonel” bir alternatif olabileceğine işaret etmektedir. Ancak hem ekonomik krizlerin ortaya çıkması hem de devrimci iradenin oluşturulması, devrimci öznenin kriz olmadığı, savaş çıkmadığı koşullardaki faaliyetlerinin sonuçlarından bağımsız değildir. Yine bir yanlış anlama olmaması için vurgulayalım: Kapitalizmin yapısal krizlerini açıklamak üzere Marx tarafından geliştirilen “kâr olanlarının azalması eğilimi” öznelerin etkilerinden bağımsız bir teorik saptamayken, belli bir ülkede belli bir zaman dilimi içinde örneğin bu ülkenin enerji santrallerine yapılan bir bombalı saldırı ya da yabancı sermayenin mali piyasalardaki yatırımlarını ani bir kararla bu ülkeden çekmesi konjonktürel nitelikli ani bir ekonomik krize yol açabilmektedir. Dolayısıyla, kapitalizmin yapısal kriz eğilimi ile konjonktürel krizlerini birbirine karıştırmamak gerekmektedir. Herhangi bir konjonktürel krizini aşan ya da aşamayıp yıkılan herhangi bir kapitalist devlet, kapitalist sistemin yapısal bir bütünlük olarak “kâr oranlarının düşme eğilimi yasası”na göre kriz üretme eğiliminde olduğu bilgisini ne doğrular ne de yanlışlar. “Kâr oranlarının düşme eğilimi yasası” bilimin inceleme nesnesiyken, yani soyut gerçekken, konjonktürel krizler somut gerçeğe aittir. Bu ayrımı yapmak, Marksistleri Kautskist İkinci Enternasyonal çizgisinden ayırır.

Yukarıda sıralananlar, devrimci hareketin gelişiminin sınırlarını belirleyen konjonktürel etmenleri göstermeye çalışmaktadır. Sayılan faktörler, özellikle 1980 sonrasında Türkiye’de neden köklü ve sürekli bir devrimci durumun ortaya çıkmadığına dair kimi ipuçları sunmaktadır. Ancak bu manzaraya bakarak, ne Kürdistan dağlarında yeniden savaşmaya başlayan gerillaları, ne tüm yetersizliklerine rağmen NATO’ya karşı Okmeydanı’nda sergilenen sokak çatışmasını, ne taşeron PTT işçilerinin grev hareketini ne de “Esnaf Ayaklanması” olarak yanlış biçimde tanımlanan ve Ankara’da bulunan birçok devlet dairesini ve devletin kolluk güçlerini hedef alan son yılların en ciddi ölçekli toplumsal ayaklanmasını anlamamız mümkündür. Bunları anlayabilmemiz için, Türkiye’nin devlet yapısının ve ekonomisinin açmazlarını, zayıflıklarını bilince çıkartmamız gerekmektedir. Ancak bunu yaptığımızda Türkiye’nin konjonktürünün işaret ettiği yap-bozu tamamlama şansına sahip olabiliriz.

ABD’nin önce Afganistan’ı sonrasında ise Irak’ı işgali, dünya konjonktüründe emperyalistler arasında oluşmuş olan statükoların ortadan kalkmakta olduğunun sinyallerini açıkça vermektedir. Artık ne ABD, işgalden önceki ABD’dir, ne de AB… Keza, özellikle Irak halkının emperyalist işgalcilere karşı direnişi de, hem Irak halkının hem de bölge halklarının eski boyun eğen kimliklerinden bir kopuşu temsil etmektedir. Dünyadaki dengeler artık yerinden oynamıştır. AB ülkelerinin iki kutuplu dünya koşullarında yürüttükleri “barışçıl” stratejiyi sürdürmeleri artık mümkün değildir. AB orta vadede kendi ordusunu yaratmaya ve militarist politikalara doğru çark etmeye mecburdur. ABD’nin Irak “cehennemi”nden paçasını kurtarmayacağı ve saldırgan politikalarını devam ettireceği ortaya çıkmıştır. Filistin direnişi sadece “kutsal topraklar”da değil tüm dünyada ezilen Arap ve Müslüman halkları arasındaki etkisini artırmaktadır. Kafkasya toprakları üzerinde yürütülen emperyalist planların sıcak çatışmalara gebe olduğu sezilmektedir… Güney Kürtleri’nin bir devlet kurma adımı atmaları uzak ihtimal olmaktan çıkmıştır. Kısaca emperyalist yeniden paylaşım süreci Türkiye’nin çok yakınında sahne bulmaktadır ve Türkiye egemenlerinin bu mücadelede “denge” politikaları uygulamayı devam ettirmeleri gittikçe zorlaşmaktadır. Askeri-bürokrat kadronun, Türkiye projeksiyonu ne ABD hedefleri ile ne de AB perspektifiyle uyuşmaktadır. Açıktır ki, Türkiye’deki iktidar bloğu içerisinde, gerek sermaye sınıfı bünyesinde gerekse de Genelkurmay içerisinde, yakın bir gelecekte ABD’ciler ve AB’ciler olarak bir çatlama kaçınılmaz olarak yaşanacaktır. Bu çatlamanın devrimci bir olanağa dönüştürülmesi ise devrimci hareketin pratik politikadaki maharetine bağlıdır.

ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi açık biçimde PKK-KongraGel’ini tasfiyesini de içermektedir. Söz konusu hareketin şu an için düşük yoğunlukla tırmandırmakta olduğu silahlı eylem çizgisini, önümüzdeki süreçte terk etmesi beklenmemelidir. NATO ve savaş karşıtı eylemlerde Kürt Hareketi’nin takındığı ikircikli tutum, devrimcileri yanıltmamalıdır. Kürt dinamiği, maddi varoluş koşullarını tehdit eden faktörler nedeniyle halen Türkiye ve Ortadoğu devriminin en güçlü müttefiki olmak pozisyonunu sürdürmektedir. Kürt Hareketi önderliğinin, konjonktürel tavır alışlarına bakarak, Kürt hareketinin cenazesini bir çırpıda kaldırıveren yaklaşımlara kulak asılmamalı ve mesafeli durulmalıdır. Söz konusu dinamikle bir omuz mesafesinde durmak, devrimci hareket için dün ne kadar önemliyse bugün daha de bir o kadar önemlidir. Kürt Hareketi’nin içinde AB’ci, ABD’ci ve ilkel milliyetçi parlamenterist çizgi ile devrimci-sosyalist çizgi arasında ortaya çıkan yarılmanın giderek daha da büyüyor olması, bu önemi daha da artırmaktadır.

Tüm dünyada, ABD ve İsrail saldırıları karşısında Müslüman halkların yaşadığı anti-emperyalist politikleşme süreci, işbirlikçi AKP yönetiminin demagojileri yüzünden Türkiye’de açığa çıkamamaktadır. Ancak, siyasal İslam’ın tabanında şimdilik örtük biçimde yaşanan huzursuzluğun bir çatlamaya ve devlet karşıtı bir harekete dönüşmesi olası bir ekonomik krizle birlikte işten bile değildir. Bu olası harekete katılan ezilenlerin giyimine- kuşamına veya o an için sahip oldukları ideolojik aidiyetlerine bakılarak gerici, İslamcı vb. sıfatlar atfedilerek uzak durulmasının, Kemalist burjuva ilerlemeci ideolojinin yörüngesine hapsolmakla ve pratik politikada da kapitalist Ordu’nun “askeri” olmakla eş anlamlı olacağı unutulmamalıdır. Hele ki, Türkiye’de İslam’ın devletçi geleneği ortadayken ve bu olası toplumsal hareketin devrimcilerin aktif müdahalesi olmaksızın sahipsiz kalacağı ve sönümlenip gideceği açıkken, uygun bir jargonla bu kesime yönelik şu andan başlayarak yürütülecek bir propagandanın son derece önemli olduğunu görmek gerekmektedir.

AKP hükümetinin, IMF belirlenimli özelleştirmeci ve emekçilerin sosyal haklarının gaspına dönük politikalarının artarak süreceği ortadadır. Bunun büyük sendikalarda örgütlü işçiler içerisinde de bir direnç yaratacağı beklenmelidir. Bu direncin devrimci patlamalara yol açacağını beklemek iyimserlik olur. Ancak, büyük sendikalara örgütlü işçilerin hareketi, siyasal iktidarı ideolojik ve pratik olarak zayıflatma potansiyellerine sahiptir. Bu potansiyel küçümsenmemelidir. Önümüzdeki dönemde, sendikalı işçilere yönelik devrimci propaganda karşılık bulma şansına, düne göre çok daha fazla sahip olacaktır.

Keza IMF politikaları Türkiye’nin tarımsal üretiminde de köklü değişimlere neden olmaktadır. Sermaye sınıfı lehine yürütülen politikalar neticesinde tarım alanında üretim sürecine dahil olan çiftçiler arasında da keskin bir bölünme yaşanmaktadır. Bir yanda büyük toprak sahipleri ve tarımsal üretimde bulunan kapitalist gruplar, diğer yanda giderek yoksunlaşan küçük toprak sahipleri ve topraksız köylülerle, tarım işçileri… İkinci kesimin önümüzdeki süreçte varolan toplumsal hareketliliklerini ve örgütlenmelerini güçlendireceklerinin sinyalleri ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu alanda faaliyet yürüten devrimci öznelerin sonuç alma olasılıkları günden güne artmaktadır.

Diğer yandan, Türkiye’nin toplam ihracatının yüzde 35’ini oluşturan ve enformel ekonominin üzerine bina olduğu tekstil ve konfeksiyon sektörünün, Çin’in dünya pazarında yaptığı ihracat atağıyla birlikte, içerisine yuvarlanmakta olduğu buhran, Türkiye’de yeni bir ekonomik çalkantının sinyallerinin ortaya çıkmakta olduğunun işaretidir. Konfeksiyon ihracatında dünyanın dördüncü büyük ülkesi olan Türkiye, tekstil ihracatında da yüzde 3 pay alan büyük bir güçtür. Dünyanın en büyük alım bölgelerinden olan Avrupa Birliği pazarında Türkiye hem tekstilde hem de konfeksiyonda ikinci sırada yer almaktadır. Ancak Çin’in gerek AB pazarında, gerekse ABD pazarında etkinliğini günden güne artırmakta olduğu çok açıktır. Tekstil ve konfeksiyonun uluslararası ticaretinde mevcut kota sisteminin kalkmış olması nedeniyle, dengelerin Çin’in lehine daha da fazla değişmesi beklenmektedir. Tekstildeki patronların, fabrikalarını metropollerden ziyade işgücünün daha ucuz olduğu bölgelere taşımaktadır.

Bunun sonucunda özellikle fason çalışan birçok küçük ölçekli tekstil ve konfeksiyon atölyesi iş alamadığı için birbiri ardına kepenk indirmektedir. Özellikle metropollerdeki fason konfeksiyon işçisinin “kendi atölyesini kurma umutları”nın giderek “rasyonel” bir olasılık olmaktan çıktığı gözlemlenmektedir. Dahası iç ve dış talepte artarak yaşanması beklenen daralma, ülke ekonomisinin şu anda içinde bulunduğu iyimser havanın dağılmasını da beraberinde getirecek gibi görünmektedir. Söz konusu işçi bölmesinin yakın bir gelecekte mevcut maddi yaşam koşullarını yeniden üretmede çıkışsızlığa düşerek kalkışacağı devrimci bir eylemlilik sürecinde, kendisine önderlik etmeye muktedir alternatif politik bir örgütlenmenin yaratılması konjonktürel olarak öncelikli başlıklardandır.

Gerek iktidar bloğu içerisinde netleşme olasılığı taşıyan çatlamada devrimci hareketin ihtiyaç duyduğu, gerekse de bugün kendisini Kürt ve Müslüman kimlikleri ile tanımlayan emekçi kesimleri içinde devrimci hareketin etki yaratma olanağı taşıdığı kitle tabanının; tam da enformel sektörde, “proleter” maddi yaşam koşullarına, yani “zincirinden başka kaybedecek bir şeyi olmama” durumuna doğru itilen işçilerin arasında bulunduğunu görmek gerekmektedir. Söz konusu emekçilerin maddi yaşam koşullarının kararsızlığı aynı zamanda konut sorunu ekseninde ortaya çıkan toplumsal gerilimlerde gözlemlenmektedir. Özellikle, başta İstanbul olmak üzere Türkiye’nin büyük kentlerinde kökten bir dönüşüm öngören mevcut merkezi ve yerel yönetimler, bugüne kadar emekçi kesimlerin barınma sorunlarını palyatif biçimde de olsa çözen gecekondu mahallelerine imha temelinde yönelme eğilimdedirler. Özellikle kentin gelişme dinamiklerinin değer kazandırdığı eski gecekondu bölgelerinin tasfiye edilmesi sürecinin önümüzdeki dönemde buraları radikal bir toplumsal hareketlenmeye açık hale getirmektedir. Gerek emek sürecinde gerekse de emek-gücünün yeniden üretim sürecinde kararsız yaşam koşullarıyla karşı karşıya kalan güvencesiz işçiler üzerinden yaratılacak bir toplumsal hareket, neo-liberal saldırı karşısında üye kaybeden ve eriyen büyük sendikaları da bir dönüşüm sürecine itme şansına sahip olabilecektir. Ancak yukarıda bahsettiğimiz toplumsal gerilimler, hali hazırda emekçilerin kendileri arasında mücadele etmeleri sonucunu doğurmakta, söz konusu gerilim iktidara karşı emekçilerin birleşik mücadelesini getirmemektedir.

İktidar bloğu, Türkiye’nin dönemsel olarak içine girmekte olduğu çalkantılı dönemi en az zararla atlatabilmenin nesnel olanaklarına, bu bölümün birinci bölümünde belirtmeye çalıştığımız nedenlerden ötürü halen sahiptir. Ancak bu nesnel olanakları mümkün olduğunca zayıflatmaya dönük atılacak politik ve örgütsel adımlar, Marksist hareket lehine beklenmedik başarıların elde edilmesini getirebilir. Dönem, bu adımların atılması için devrimci iradenin maksimum düzeyde zorlanması gereken bir dönem olarak görülmeli ve hazırlıklar bu yönde gerçekleştirilmelidir. Bedreddini Hareket, önceki bölümde ortaya konulmaya çalışılan teorik pozisyon alışında olduğu gibi, devrimci politika alanında da yukarıda yapılan analiz doğrultusunda şekillenmiş bir harmanlanma projeksiyonuna sahiptir. Bu projeksiyonun bir ayağı, mevcut arazide devlete karşı devrimci tutuma sahip politik öznelerle, bu tutumun her türlü anakronizmden kurtulmuş biçimde daha güçlü ve daha etkin üretilmesini sağlamaya dönük bir perspektife; diğer ayağı ise bugün proleter maddi yaşam koşullarına sahip olan toplumsal dinamikler içerisinde, her birinin özgül somutluğundan yola çıkarak şekillendirilmiş örgütlenme çalışmalarının mümkün olduğunca yaygın ve güçlü biçimde yürütülmesinin koşullarının sağlanması perspektifine dayanmaktadır.

Ülkemizde ve bölgemizde özetlediğimiz gelişmeler yaşanırken, dünyanın başka bir kıtasında, Sandino’nun, Che’nin, Fidel’in kıtasında her boydan özgürlük fideleri yeşeriyor. Bir bütün olarak baktığımızda son beş yıldan beri Latin Amerika’da halkların, ezilenlerin cephesindeki gelişmeler yüzlerimizi ağartıyor. Latin Amerika tekrar, sosyalizm tarihindeki mücadelelerle dolu öncü rolünü üstleneceğinin güçlü işaretleriyle geliyor. ABD, Ortadoğu’daki emperyalist politikalarının yoğunluğu nedeniyle eski arka bahçesini ihmal ediyor.

Kıtada işçilerin, köylülerin, yerlilerin, gerillaların sesleri daha gür çıkıyor; halk hareketi dünyanın hiçbir yerinde görülmeyen güçlü kanallarda kendisini devlete rağmen var ediyor; ABD emperyalizmine duyulan tepkinin dozu artıyor; özelleştirme uygulamalarının yarattığı yoksulluğun sonuçları ortaya çıktıkça, bu politikayı geri bastıran mücadele pratikleri yaşanıyor; sosyalizm daha fazla telaffuz ediliyor; kıtada birbiri ardına sol eğilimli iktidarlar yaygın grevler ve kitle mücadeleleri sonucunda seçimleri kazanıyorlar ya da neo-liberal devlet başkanları devriliyorlar; Venezüella’da Chavez’in kamulaştırma politikaları ve aktif kitle gücü, Şili’de Allende’nin 1970’lerde düştüğü hataya düşülmeyeceğinin güçlü sinyallerini veriyor; Kolombiya’da FARC ve ELN’nin kurtarılmış bölgeleri tutan gerilla pratikleri 40 yılı aşkın bir süreden beri yenilmeyeceklerini kanıtlayarak yeni kalkışmalar için güç toplamaya devam ediyorlar.

Brezilya İşçi Partisi ve Devlet Başkanı Lula’nın ortalamacı, “iki cami arasında binamaz”, reformist politikalarının dünyanın gitmekte olduğu eksende halka vaat ettiği refahı sağlamasının imkansızlığı ortaya çıkıyor; parti bu yüzden sıkıntılı günler yaşıyor; sol kanattan ayrılmalar yaşanıyor; “iktidar olmuş ÖDP” modeli Türkiye’nin ardından Brezilya’da da çöküyor. Brezilya’da yüz binlerce MST (Topraksız Köylüler Hareketi) üyesi sol iktidara rağmen toprakları işgal edip özgür komünler kurmaya devam ediyorlar.

Arjantin’deki geniş halk hareketi, geri adım attırılamayacak mevziler kazanmış bulunuyor. İşçileri tarafından el konmuş yüzlerce fabrika başarıyla işletiliyor. Halkın kendisi kendisini yönetebileceği herkesin zihnine nakşediliyor. Sermaye devletine ve patronlara ihtiyaç olmadığı bir kez daha öğreniliyor.

Uruguay’da, Ekvador’da sol eğilimli iktidarlar başa geliyor. Bolivya’da halk hareketi parlamentoyu kuşatıp düzen güçleriyle kafa kafaya geliyor ve bir sonraki seçimde iktidar için büyük bir avantaj yakalıyor. Meksika’da EZLN yeni değerlendirmeler yapıp, yeni mücadele biçimleriyle hareketi ilerletmeyi tartışıyor.

Küba ve adı insanlık tarihine yazılan önderi Fidel Castro, tarihin tekerleğinin bir tam tur yapıp yeniden devrimcilerin günlerinin geldiğinin ortaya çıktığı şu günlerde, 1953’de Moncada Kışlası’nı bastıktan sonraki mahkeme savunmasının başlığındaki ifadenin bir kez doğrulanması karşısında kendinden daha emin konuşuyor; ABD’yi ve emperyalizmi daha gür sesle mahkum ediyor. Fidel’in savunmasını başlığı şöyleydi: “Tarih beni haklı çıkartacaktır.” Tarih Latin Amerika’da Fidel’i 1959’da haklı çıkartmakla kalmadı, bu günlerde bir kez daha haklı çıkartıyor. Küba, sadece sosyalizmin değil, emperyalizme karşı direnişin, onurun paraya tahvil edilemeyeceği kara parçaları ve insan toplulukları da olabileceğinin sembolü olarak Latin Amerika’nın üzerinde bir yıldız gibi parlıyor. Geceleri Latin Amerika coğrafyasının kurtuluşu için mücadele edenlerin üzerinde dolaşan Che’nin hayaleti, güneş doğunca Küba’da bir şekerkamışı tarlasının yanındaki hamakta dinleniyor.

Sözün özü, Latin Amerika tüm biçimleriyle, sadece şu anda kendisine kıtasında katılmayan kardeşlerini değil, dünyanın her yerindeki devrimcileri kavgaya çağırıyor. Bu zengin kavgaların ufkundan kızıl güneşlerin doğacağı artık kesinlik kazanmış bulunuyor.

Lüksemburg’u Gramsci ve Benjamin Üzerinden Yeniden Okumak – Alex Levant

2009 Eylül 10
Geliştirici: cevirgec

Sorun

Kendiliğindenliğin bilinçli kontrolle ilişkisi, uluslararası işçi hareketinin zuhur ettiği ilk günlerden beri politik örgüt meselesinin merkezini teşkil eder. Anarşistlerle marksistler arasında ve marksistlerin kendi içlerinde hüküm süren eski tartışmaların önemli bir bölümü, sözkonusu ilişkinin en iyi nasıl formüle edileceği ile ilgili oldu. Geleneksel partiden ve devlet odaklı yaklaşımlardan uzaklaşıp kapitalizme dönük merkezsiz direniş yöntemlerine doğru kayıldığı momentte sözkonusu tartışmalar yeniden önem kazandı.[1] Sosyal demokrasinin iflasının ve merkezîleşmiş kontrole dönük genel şüphenin teşvik ettiği bu kaymaya, insanların kendiliğindenliğinin kutsanması eşlik ediyor. Cevap olarak devletin devam eden merkezîliğini ve aynı zamanda kendiliğinden direnişin sınırlarını yeniden öne çıkaran kimi yorumculara rastlanıyor.[2]
İyi ama kendiliğindenlik ne demek? Kendiliğindenliği kutsayıp merkezî koordinasyona yönelik şüpheci yaklaşımı benimsediğimizde bizler esasta neyi kutsamış oluyoruz? Tersten, kendiliğindenliğin yetersizliğine işaret ettiğimizde, esasta tam da neye atıfta bulunmuş oluyoruz? Bu yaklaşımların arasındaki muazzam farklılıklara karşın, kendiliğindenlik oldukça benzer yollardan anlaşılmaya meyyaldir: bir şeyi olduğu gibi, kendiliğindenci biçimde, planlamasız ele almak. Kendiliğinden faaliyet zaman zaman kutsanan, teşvik edilen, kanalize edilen, yönetilen, koşuma takılan, korkulan, bastırılan vb. bir güç olarak ve olabildiğine mistik bir biçimde ortaya çıkıyor. Kendiliğindenliğin ne olduğunu söyleyen aynı mistikleştirilmiş anlayışa başvurma eğilimindeki, bilinçli kontrol üzerinde kendiliğindenliğin hâkimiyetini savunan destekçiler ya da eleştirenlerce kullanılıyor.

Luxemburg’un İç Çelişkileri ve “Hatalar”ı

Kendiliğindenliğin önemini savunan en ilginç isimlerden biri Rosa Luxemburg’dur. Görünüşte Luxemburg’un bir ayağı kendiliğindenlikte diğer ayağı bilinçli kontroldedir. Merkezîleştirilmiş parti aygıtının âcil bir ihtiyaç olduğunun farkında ise de o, Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin içinde yıllarca çalışmış, Almanya Komünist Partisi’ni kurmuş ve uzun seneler sürekli olarak işçi hareketi içinde kendiliğindenliğin merkezîliği meselesini tartışmıştır.

Bu aşikâr iç çelişkili durum, yıllarca Luxemburg’un birçok öğrencisinin kafasını karıştırmıştır. Bir taraftan Rosa, kapitalizmin çelişkilerinin onun ölümüyle sonuçlanacağı, bu sürecin en gelişkin olduğu dönemeçte işçilerin eyleme geçeceği üzerinde durur. Bu bakış açısının, sözkonusu amaç için inşa edilmiş örgütü konudışı kılma ihtimali vardır. Diğer yandan Rosa, ilgili sürece müdahale edecek bir örgütün gerekli olduğuna da inanır. Kimi yorumcular, bu açık paradoksu onun politik ekonomisi ile eyleme dönük yazıları arasına ayrım koymak suretiyle çözerler. Başka yorumcular ise Rosa’nın politik gelişimindeki birbirinden ayrı momentlerle ilgili olduğunu söylerler.[3] Ancak genelde o, eleştirel bir üslup dahilinde de olsa, devrimci sosyalist hareket tarafından kabul görmüştür.[4] Zira onunla ilgili tüm bilgi, ne kadar takdire şayan olursa olsun, devrimci sosyalist perspektif açısından Rosa’nın “hata”larına dair belli bir kısmı ihtiva eder.

Bu “hata”lar kaderci bir tarih anlayışından türer. Yoldaşça yapılan dikkate değer sayıda eleştiri, onun partinin rolünü küçümsediği ve sosyalizm mücadelesinde işçilerin kendiliğinden faaliyetine aşırı önem atfettiği üzerinde durur.[5] Onun kaderciliği, işçilerin kendiliğindenliğinin “ekonomik gelişmeye âit temel güçler”e dönük cevabı içinde ortaya çıkar. Sonuçta Rosa, sıklıkla ekonomist olmak ya da bugün genelde kullanıldığı biçimiyle, ekonomik indirgemecilik üzerinden eleştirilmiştir.

Ancak gene de Rosa daha cömert bir okumayı haketmektedir. Bu okuma, onun işçilerin kendiliğindenliğine ve kendiliğindenliğin yeniden düşünülmesine neden önem atfettiğine ilişkin bir görüşe ihtiyaç duyar. Rosa kendiliğindenliği, içinde yaşadığı nesnel koşullara yönelik cevabı içinde işçi sınıfının ortaya koyduğu bir inisiyatif olarak anlar.[6] Rosa’nın kendiliğindenliğe değer vermesinin nedeni, SPD liderliğinin verdiği değerden farklıdır. SPD liderliği parlamenter güzergâhı giderek daha fazla önemserken, Rosa işçilerin kendi inisiyatifini temel toplumsal dönüşümü gerçekleştirecek yegâne araç olarak görür.

Marx’ın yaklaşımını hatırlatan Rosa, işçilerin temsilcileri, müdafileri ve liderlerinin aksine, burjuva toplumunu kökten dönüştürecek gerekli failler olarak bizzat işçilere odaklanır. 1866’da Marx’ın kaleme aldığı Birinci Enternasyonal’in Geçici Kuralları aynı yönde ifadeler kullanır: “İşçi sınıfı kurtuluşa gene kendi elleriyle ulaşacaktır.”[7]

Marx’a göre, işçilerin öz kurtuluşu ilkesi sosyalist topluma giden yegâne gerçekçi rotadır. Sosyalist muhayyileden türeyen bir tasarından ziyade, sosyalist toplumun özgül biçimi mazlumların uzun soluklu mücadelesi üzerinden kurulacaktır. Marx, bu mücadele sürecine bağlı olarak sadece toplumun değil, ayrıca mazlumların da temel yollar dâhilinde dönüşeceğine inanır. Sonuç olarak Marx’a göre öz kurtuluş, kesinlikle sosyalizm anlayışının merkezini teşkil eder.

Kendiliğindenlik ve Bilinçli Kontrol

Bu bakış açısı, Rosa’nın işçilerin kendiliğindenliğine neden daha fazla değer atfettiğini açık biçimde izah eder. İşçi sınıfının kendi kendine kurtulacağına ve hiçbir örgütün onun adına bu işi gerçekleştiremeyeceğine inanmak, işçilerin öz eylemliliğine değer yüklemek demektir. Ancak o zaman sosyalist örgütün rolü nedir? Böylesi bir örgüt neye benzeyecektir? Luxemburg ve Lenin arasındaki tartışmaların merkezinde duran sorular bu türden sorulardır.

Luxemburg’un sosyal demokrasi eleştirilerinin önemli bir bölümüne iştirak eden Lenin, aynı şekilde işçi sınıfını kendi kurtarıcısı olarak görür. Lenin işçilerin öz örgütlenmesine değer atfeder ve ilkin 1905’de St. Petersburg’da ortaya çıkan işçi konseylerinin (sovyetlerin) önemini görür. Lenin’in görüşleri zamanla değişir, Luxemburg’un teorileriyle temas kurdukça farklılık arz eder;[8] ancak her ikisi de kendiliğindenlik ve bilinçli kontrol arasındaki ilişki hususunda sıklıkla anlaşmazlığa düşer. Devlet baskısı altında Lenin, işçilerin öz kurtuluşu sürecini kolaylaştırma görevini üstlenen, sınıfın en sınıf bilinçli katmanından müteşekkil örgütü üzerinde durur.[9] Luxemburg böylesi bir örgütün kendiliğindenliği boğmak suretiyle fiiliyatta işçilerin öz kurtuluşuna bariyer teşkil edeceği noktasında uyarıda bulunur.[10]

Kimi teorisyenler, Lenin karşısında Luxemburg’un “kendiliğindenci” yaklaşımından yana saf tutarlarken, bazıları ise Luxemburg’un kaderciliğinden uzak durarak Lenin’in yöntemini desteklerler. Lukacs kararlı bir tutumla, daha çok Lenin’in safındadır.[11] Lukacs, kapitalizmin kendisini demistifiye ettiğine ve işçi sınıfı bilincinin oluşumunu körüklediğine inanır. Ancak o, aynı zamanda kapitalizmin yeni mistifikasyon biçimleri ürettiği kanaatindedir; bu nedenle kendisi şeyleşme anlayışını geliştirmiştir. Lenin’in partisinin rolü, ona göre, sözkonusu bariyerleri aşma konusunda sınıfa yardımcı olmak ve bilincin oluşumuna katkı sunmaktır.[12] Bilinci düşüncelerin değil, eylemin ürünü olarak anlayan Lukacs, Lenin’in üyelerinin doğrudan faaliyetlerini talep eden eylemci parti yaklaşımını II. Enternasyonal partilerini ve Luxemburg’u aşan bir gelişme olarak kaydeder.[13] Lukacs’a göre Lenin’in partisi, tarih yapmak için tarihe müdahale etmenin bir yoluyken, Luxemburg’n işçilerin kendiliğinden eylemliliğine dönük inancı, sınıfın kendi öz gelişimini kaderci bir üslupla beklemeye götürür.

Ancak gerçekte mesele bu mu? SPD ve KPD’deki kadercilikle Rosa’daki kaderciliği nasıl uzlaştırabiliriz? Görünüşe göre Lukacs’ın Luxemburg’u ekonomist olarak okuyuşu kendi ekonomist kendiliğindenlik anlayışınca sınırlanmış durumdadır.

Kendiliğindenliği Demistifiye Etmek – I: Gramsci ve Hegemonya

Antonio Gramsci’nin çalışması bu kendiliğindenlik anlayışının demistifiye edilmesi noktasında faydalıdır. Hapishane Defterleri’nde Gramsci, “saf” kendiliğindenliğin tarihte mevcut olmadığını yazar: “saf” kendiliğindenlik esasta “saf” mekaniklik demektir. “En kendiliğinden” harekette “bilinçli liderlik”e ilişkin unsurların kontrol edilmesi kolay değildir ve bunlar hiçbir vakit güvenilir belgeler bırakmazlar geriye. Kendiliğindenlik bu sebeple “alt sınıfların tarihi”ne ait bir özelliktir.[14] Gramsci’ye göre, “alt” sınıflar ikincil sınıflardır ve bunlar marjinal konumları lehine, kendi bilinçli faaliyetlerine dair birkaç iz bırakırlar. Bu bakış açısından bakıldığında kendiliğindenmiş gibi görünen olaylar, esasta onay almış resmî muhalefetten ziyade, ikincil toplumsal gruplarca örgütlenmiştir ve dolayısıyla geriye bilinçli planlamanın yokluğuna dair bir izlenim bırakır. Ancak Gramsci bu eylemliliği romantize etmez, zira sözkonusu eylemlilik alt sınıflar içinden doğmuştur.[15] Alt sınıfların öz eylemlilik içine girme becerisine sahip olduklarını kabul eden Gramsci, bu eylemliliğin otomatik olarak devrimci ya da hattâ ilerici olmadığını söylemiştir.

Bilinçli öz eylemlilik ve mücadelenin geliştirilmesiyle ilgilenen lider grubun bilinçli eylemliliği olarak yeniden formüle etse de bu anlayış bizi gerisin geri kendiliğindenlik ile bilinçli kontrol arasındaki ilişki meselesine götürür. Gramsci dikkatini “eğiten”, “yönlendiren” ve kendilerine bilinçli liderlik bahşeden” kendiliğinden hareketler ve onlara yönelik dikkatli bir yükümlülük meselesine yöneltir.[16]

Ancak sorun düşünceler savaşından daha karmaşık bir sorundur. David McNally’nin de yazdığı üzere, “Esasta politik mesele, basit manada hâkim sınıfa ait fikirlerin hegemonyasını söküp atmak değil, metanın kendi biçimi ile tanımlanmış bilinçaltı unsurlarını destabilize etmektedir.”[17] Gramsci’nin analizi ekonomik koşullar ardına saklanan otomatik reaksiyonları ifşa etme hususunda oldukça güçlüdür ve kendiliğindenliğin kısmî bir muhasebesini temin eder. Gramsci’ye göre kendiliğinden eylemlilik, sıklıkla bilinçaltına ilişkin bir sonuç olarak ortaya çıkar, zira bu eylemliliği örgütleyen grupların ikincil konumu rol oynar. Ancak Gramsci, kendiliğindenliğin mistik bir hâlde bırakılmış olan tarafını es geçer.

Kendiliğindenliği Demistifiye Etmek – II: Benjamin ve Kolektif Bilinçaltı

Luxemburg’u Walter Benjamin üzerinden okumak, kendiliğindenliğin bilinçdışına ilişkin tarafını demistifiye etmemizi sağlar. Gramsci’den istifade ederek Luxemburg’un kendiliğindenlik anlayışı, ekonomist bir yola düşmeksizin, bilinçli öz eylemlilik anlamında, nesnel koşullara dönük işçi sınıfının cevabı içinde onun ortaya koyduğu inisiyatif olarak kavranabilir. Ancak Luxemburg’un kendiliğindenliği öz eylemliliği ihtiva ederken, bu öz eylemliliğe bütünüyle bilinçli planlama rehberlik etmez. Luxemburg, kendiliğinden ayaklanmada açık biçimde içerilen bilinçli gayreti kabul ederken, onun bu tarz olaylara dönük izahatı açık biçimde başka bir olguyu devreye sokar.

1905’te Rusya’yı sallayan genel grev dalgasına ilişkin değerlendirmesi örnek verilebilir. Konuyla ilgili Luxemburg şunları yazar:

Ocak’da proletaryanın aniden ortaya çıkan ve St. Petersburg olaylarının güçlü itkisiyle gerçekleşen isyanı dışa dönük olarak mutlakiyet rejimine karşı devrimci bir savaş ilân eden politik bir eylemdir. Ancak bu ilk genel doğrudan eylem, içe doğru olarak ilk kez sınıfsal duyguları ve sınıf bilincini milyonların içinde eletro-şok misali uyandırmıştır. (…) milyonları bulan proleter kitle, kapitalizmin zincirleri altında boğuldukları onlarca yıl süresince sabırla tahammül gösterdikleri toplumsal ve ekonomik varoluşun hoşgörülemez nitelikte olduğunu aniden ve keskin biçimde fark etmiştir. Bunun sonucunda sözkonusu zincirlerde kendiliğinden genel bir sarsıntı ve mücadele başgöstermiştir. Modern proletaryanın haddi hesabı belirsiz tüm ıstırabı ona eski kanayan yaralarını hatırlatmıştır.[18]

1905 genel grevine ilişkin bu oldukça zengin izah, kendiliğindenliğin ya da öz eylemliliğin ilgili olaylarda nasıl oluştuğunu ve Rosa’nın salt bilinçli planlamanın rehberliği ile yetinmediğini gösterir. Eski kanayan yaralara ve elektro-şok misali, genel grevin yıldırımı ile uyanan sınıf bilincine ilişkin tahayyülü diğer süreçlere atıfta bulunmaktadır.

Luxemburg’un katlinden yıllar sonra Walter Benjamin bu süreçlere ışık tutan bir bilinçaltı anlayışı geliştirir. Freud’un bilinç/bilinçaltı anlayışı ile Proust’un hafızaya ilişkin fikirlerini kullanan Benjamin, “kolektif bilinçaltı” kavramını üretir.

1939 tarihli makalesi, “Baudelaire’de Kimi Motifler Üzerine”de Freud’un bilinç anlayışını inceler. Freud’u takiben Benjamin, bilincin yalnızca uyarıcı almadığını, ayrıca kendisini potansiyel şok edici uyarıcılardan korumak amacıyla onları sözkonusu şoklara dair hafızayı bastıran anlatılar içinde absorbe ettiğini söyler. McNally meseleyi şu şekilde izah eder: “Başka bir deyişle bilinç, tehlikeli ve korkutucu dünyada kendisine bir güvenlik ve istikrar masalı uydurur”[19] Bilincin dünyayı kavramasına yardım eden anlatılar, bilinci bizi travmatik şoklardan koruyacak biçimde örgütler. Bu türden şoklar ilgili anlatılarca en iyi hâliyle görece başarılı bir biçimde savuşturulurlar ya da en kötü hâliyle bilinçli olarak deneyimlenirler; ya da bunlar hafıza izleri olarak bilinçaltında iz bırakırlar.

Benjamin bu hafıza izlerini Proust’un gönülsüz hafıza anlayışını kullanarak anlar. “Terimi takdim eden düşünce hususunda “Proust bize uzun yıllar fakirlik içinde geçen çocukluğunu geçirdiği Combray kasabasını hatırlatır. Bir öğleden sonra (ileride belirttiğine göre, sıkça) tattığı şekerli çöreğin tadının kendisini geçmişe götürdüğünü söyler.”[20] Benjamin hafızada ani ışımalara yol açan bu türden deneyimleri bugünde bir şeylerce tetiklenmiş, bilinçaltına ait hafıza izleri olarak anlar. Bilinç duyusal şoklara ilişkin hatıraları bastıran bir tür zırh olarak iş görürken, bilinçaltı bu bastırılmış hatıraların iz ambarı olarak kullanılır.

Benjamin, burjuva toplum bağlamı içine oturtmak suretiyle Freud’un bilinç/bilinçaltı anlayışını şeyleşmeden kurtarır. Ona göre kapitalizm koşullarında hayat, şokların ivmelenmesiyle bilincin giderek daha fazla korumacı oluşuna tanıklık etmektedir. “Özel kimi izlenimlerde şok etmenin payının artışı ile daha fazla sabit olan bilinç, uyarıcılara karşı iş gören bir tür sahne olarak daha fazla tetikte durmalıdır; ne kadar etkin olursa, sözkonusu izlenimler deneyime o kadar az duhul eder.”[21] Kapitalizm koşullarında hayat giderek daha fazla şoka maruz kalır, bu da bilincin zırh olma niteliğini geliştirir. Susan Buck-Morss’a göre, “Estetik sistem diyalektik bir terse dönüşe maruz kalır. İnsanî duyu merkezi gerçekle “temas” hâlinden gerçeği bloke eden bir tür araca dönüşür. Estetik -duyusal algı- estetik olmayandır, hislerin hissizleşmesidir artık.”[22]

Sonrasında Benjamin bilinç/bilinçaltı anlayışını toplumsal bir olgu etrafında ele alarak Freud’dan uzaklaşır.[23] Uyarıcıları alan ve şok hatıralarını bastıran anlatılar paylaşılmaktadır; onlar bireylerin içinde ikâmet ettiği toplumsal dünyanın birer parçasıdır. Kolektif bilinçaltı bu sebeple uyarıcılar için bir hazne olduğu kadar, potansiyel olarak zarar verici uyarıcılara karşı bir tür zırhtır da. Bu zırh bu türden deneyimlere ait hatıraları bastırır. Aynı zamanda kolektif bilinçaltı, bu bastırılmış hatıralara ait izleri ihtiva eder. Bu türden görüşler, deneyimin tüm yönlerini aydınlatarak bizlere kendiliğindenliğin bilinçaltına ilişkin yönünü demistifiye etme noktasında katkıda bulunur. Böylelikle nesnel koşullara dönük açık refleks tepkilerin kökeninde tarihsel deneyimin yattığı görülmeye başlar. Gerçekte Benjamin, Luxemburg’un Spartakist Birliği’ne (SPD içindeki sol gruba) övgüler düzmüştür. Grup sonrasında ayrışıp komünist partiyi meydana getirmiştir. Benjamin’e göre kendi dönemindeki sosyal demokratların aksine birlik, geçmişin adaletsizliklerini unutmak yerine geçmişin korkuları ile yüzleşmeyi bilmiş ve geleceğe ilişkin vaatlere odaklanmıştır.[24] Parlak fikirlerle yüklü Tarih Felsefesi Üzerine Tezler’de Benjamin şunları yazar:

İnsan ya da mücadele eden insanlar değil, mazlum sınıfın kendisi tarihsel bilginin emanetçisidir. Marx’ta mazlum sınıf haksızlığa uğramış nesiller adına kurtuluş görevini ifa edecek intikamcı ve en son köleleştirilmiş sınıf olarak ortaya çıkar. En özlü yeniden dirilişini Spartakist grupta gerçekleştirmiş olan bu inanç, Sosyal Demokratlara daima sakıncalı görünmüştür. (…) Sosyal Demokrasi işçi sınıfına gelecek nesillere kurtarıcı Mesih rolünü bahşetmeyi düşünmüş, bu yolla sınıfı en büyük güç kılan sinirleri bir bir kesmiştir. Bu çalışma, işçi sınıfına kurtulmuş torunların hayâlinden ziyade, köleleştirilmiş atalarının hayâlince beslenen nefretini ve feda ruhunu unutturmuştur.[25]

Geçmişe yönelmek bilinç oluşumunda tarihin rolüne ışık tutar. Luxemburg’a benzer yollardan kimi vurgularda bulunan Benjamin, katı biçimde aklî olmayan motive edici etmenlere odaklanır. Luxemburg’da bu olguyu kavrayacak dil yoksa da o işçilerin mücadele süreci içinde ani bir uyanış deneyimlediğini söyler. Benjamin’in tarihin kolektif bir travma olduğu anlayışının ışığında, bu uyanışın arkasındaki mantık anlaşılmaya başlanabilir.

Kendiliğindenliği Tarihsel Açıdan Anlamak

Gramsci ve Benjamin’e başvurmak suretiyle kendiliğindenliğin demistifiye edilmesine dönük bu gayretin ışığında ekonomik indirgemecilik dâhil, kendiliğindenliğe ilişkin çeşitli mistik anlayışların ötesine geçilebilir.

Kendiliğindenlik, bir yandan kapitalizmin çelişkilerinin gelişim sürecine dönük az çok otomatik bir cevap, ayrıca daha çok bilinçli bir öz eylemlilik ama öte yandan da kolektif mücadele ânında bastırılmış kolektif travmanın dönüşü olarak ortaya çıkar.

Kadercilik şöyle dursun, Luxemburg bilinç oluşumuna ilişkin keskin bir tarihsel fikir sunar. Marx insanların kendi seçmedikleri koşullar altında tarih yaptıkları hususunda ısrarcıdır. Marx’a göre salt basit anlamda ekonomik olmayan bu koşullar, “yaşayanların beynine bir kâbus gibi çöken tüm ölü nesillerin geleneği” tarafından biçimlendirilir.”[26] Benjamin bu kâbusun kolektif travmanın bastırılmış hatıralarınca biçimlendirildiğini düşünür.

Ekonomik bir boyuta sahip ancak öte yandan salt ekonomiye de indirgenemeyecek olan bu kâbus, mücadelenin işlediği araziyi biçimlendirir. Bu bastırılmış hatıralar, düzenli olarak burjuva toplumunu koruma yönünde harekete geçirilirler; ancak Benjamin sözkonusu enerjinin burjuva toplumunun dönüştürülmesi noktasında da devreye sokulabileceğine inanır; esasında o bu enerjiyi dönüşümün gerçek kaynağı olarak görür. Kolektif bilinçaltına dönük bu anlayış, 1905 grevlerindeki kendiliğindenliğe ilişkin Luxemburg’un değerlendirmesi ile kıyaslanabilir.

Sonuçlar

Bu bakış açısına göre kendiliğindenlik artık yeni bir önem kazanmaktadır. Sınıf bilincine ilişkin önceden kavranılmış bir anlayışa doğru yönlendirilecek, eğitilecek, kanalize edilecek vb. bir güçten ziyade[27], o artık uyandırılması gereken sınıf bilincinin gerçek kaynağı olarak görülür.[28] Sonuçta kendiliğindenliğe dönük sosyalist bir yönelim, bu uyanışa odaklanmış bir yaklaşıma ihtiyaç duyar.

Pratik düzeyde nelerin içerilmekte olduğu pek açık değildir. Ancak açık olan şu ki sınıf bilinci “dışarıdan” getirilir, ancak o mazlumların kendilerine ait kolektif bilinçaltından bilinç alanına taşınmalıdır. Devrim süreci ile eşanlamlı olan bu uyanış mücadele süreci içinde gerçekleşir. Ancak otomatik olarak meydana gelmez. Bu kaçınılmaz gerçek, Luxemburg’un kendiliğindenliğe odaklanmasına karşın neden örgüte ihtiyaç duyduğunu izah eder.

Sosyalistlerin ve sosyalist örgütün rolüne geri dönersek; ileride yapılacak ayrıntılı incelemelere muhtaç olan şu genel sonuçlara ulaşmak mümkündür. Kapitalizmin kendisini demistifiye ettiğini ve Lenin’in aşılması için partiyi gerekli gördüğü yeni mistifikasyon biçimleri ürettiğini söylerken Lukacs kesinlikle haklıdır. Ancak bu mistifikasyon biçimlerine ek olarak kapitalizm, uyanışın karşısına, Lukacs ve Lenin’in dikkate almadığı, kimi bariyerler diken çok yönlü bir ehliyetsizleştirme[29] sürecini ihtiva eder. Sonuç olarak sosyalist örgütün rolü, bir yandan Lenin’in inancına nazaran (ve Luxemburg’un da tartıştığı ölçüde[30]) daha sınırlıdır, ama öte yandan da o (kendiliğindenliği fetişize eden) “kendiliğindenciler”in inancına nazaran daha fazla gereklidir. Sosyalist örgüt, sadece şeyleşme sorununun üstesinden gelmek değil, ayrıca uyanışı bloke eden tüm süreçleri alt etmek zorundadır. Bu, sözkonusu süreçlerin analizine ve Lenin’in pratik düzeyde ilgili analizin tanımladığı bariyerleri alt etmek için gerekli gördüğü örgüt yaklaşımına yönelik dikkatli bir yeniden düşünme pratiğine ihtiyaç duyan oldukça zor bir iştir.

—————————————————————————————————-
Dipnotlar
(1) Örneğin bkz.: Jeremy Brecher, Tim Costello ve Brendan Smith, Globalization from Below: The Power of Solidarity (Aşağıdan Küreselleşme: Dayanışmanın İktidarı).

(2) Bkz.: Panitch ve Kagarlitsty: “Ulus-devletler küreselleşmenin kurbanları değil, küreselleşmenin yazarlarıdır. Devletler küreselleşmiş sermaye tarafından yerlerinden sökülmedi, onlar esasta tüm mali sermayenin üzerinde, küreselleşmiş sermayeyi temsil ediyorlar. Bu, küreselleşmeye meydan okumak için elverişli her türlü stratejinin yurttan başlaması gerektiği anlamına geliyor, çünkü kesin olan şu ki ulus-devletler küreselleşmenin fiilîleşmesi noktasında kilit rol oynuyorlar.” (Panitch 2001: s. 375) Aynı şekilde Boris Kagarlitsky de şunları yazıyor: “Tüm uluslararası kurumlar ulusal devletlerin devamlılığını temsil ederler, onlara yaslanırlar ve onlarsız asla muktedir değildirler.” (Kagarlitsky 2000: s. 16)

(3) Bkz.: Norman Geras, The Legacy of Rosa Luxemburg (Luxemburg’un Mirası).

(4) Örneğin bkz.: Lukacs, Molyneux ve Waters.

(5) Örneğin Lukacs şunları söyler: “Hakikî yönlendirici güçlerin yanlış değerlendirmesi, Luxemburg’un yanlış yorumundaki en önemli noktadır: o, ekonomik gelişmenin aslî güçleri yanında sürüklenmeye karşı durmak adına devrimde partiye ve bilinçli politik eyleme gerekli önemi vermez.” (Lukacs, “Critical Observations on Rosa Luxemburg’s ‘Critique of the Russian Revolution,’” (Luxemburg’un Rus Devrimi Eleştirisi Üzerine Eleştirel Gözlemler) History and Class Consciousness (Tarih ve Sınıf Bilinci) içinde, s. 275).

(6) Bu formül üzerinden Luxemburg kaderci olarak görülebilir; ancak aşağıda izah etmeye çalıştığım üzere mesele bu olmamalıdır.

(7) Karl Marx, The First International and After (I. Enternasyonal ve Sonrası), s. 82.

(8) Bkz.: Marcel Liebman, Leninism Under Lenin (Lenin Döneminde Leninizm).

(9) Lenin, What is to be done? (Ne Yapmalı?)

(10) Luxemburg, “Organizational Question of Social Democracy” (Sosyal Demokrasinin Örgüt Meselesi) Rosa Luxemburg Speaks (Luxemburg Konuşuyor) içinde, s. 169.

(11) Bkz.: Lukacs, History and Class Consciousness (Tarih ve Sınıf Bilinci).

(12) “Komünist Parti’nin mücadelesi proletaryanın sınıf bilincine odaklanır. Onun sınıftan örgütsel anlamda ayrışması, bu açıdan onun sınıf adına ve sınıfın yerine savaşmayı arzuladığı anlamına gelmez. (…) Devrim süreci -tarihsel ölçekte- proleter sınıf bilincinin gelişim süreci ile eşanlamlıdır.” (Lukacs, History and Class Consciousness, s. 315).

(13) 1903’te RSDİP’in II. Kongre’sinde Lenin ve Martov arasında hüküm süren ve sonrasında Bolşeviklerle Menşevikler arasında kopuşmaya yol açacak olan tartışmanın merkezinde parti saflarındaki üyelerin rolü meselesi yatmaktadır. Lenin üyelerin kişisel faal katılımını öngörür. Bu, salt parti programının desteklenmesi biçiminde cereyan eden pasif bir üyelik ilişkisinin geçerli olduğu II. Enternasyonal partilerinin geleneksel yaklaşımından kopuşu ifade eder. Pasif ilişki modeli Martov’un önerisidir.

Lenin’in yaklaşımı, II. Enternasyonal’in yukarıdan sosyalizm yaklaşımına uygun olarak, işçiler adına iktidarı almak amacıyla parti örgütünü yapılandırma gayreti değil, Marx’ın da tespit ettiği üzere, işçilerin kendilerini yönetme becerisini edinme sürecine katkıda bulunma amacına dönük bir adımdır. Lukacs konuyla ilgili şunları yazar: “Her Komünist Parti her burjuva partiye ya da oportünist işçi partisine (Menşevik) göre daha yüksek bir örgütlenme tarzını temsil eder ve bu, tekil üyelere parti tarafından getirilmiş görece daha büyük talepler şahsında kendisini gösterir. Sözkonusu anlayış kendisini açık biçimde ta Rus Sosyal Demokrasisi içindeki ilk kopuşta ele verir. Menşeviklere (ve aslen her türlü burjuva partisine göre parti programının basit anlamda kabulü üyeliğin vasfı açısından kafidir, ancak Bolşevikler için parti üyeliği devrim çalışması içinde aktif kişisel katılım ile eşanlamlıdır.”(Lukacs, History and Class Consciousness, s. 316).

(14) Gramsci, Prison Notebooks (Hapishane Defterleri), s. 196.

(15) Esasında Gramsci, bu türden bir faaliyete sıklıkla onu verili toplumsal ilişkileri muhafaza edecek yönde maniple etmek isteyen hâkim sınıfların gerici hareketlerinin eşlik edeceği hususunda uyarıda bulunur.

(16) A.g.e., s. 199.

(17) McNally, Bodies of Meaning (Anlamın Yapıları), s. 232.

(18) Luxemburg, “The Mass Strike, Political Party, and Trade Unions” (Kitlesel Grev, Politik Parti ve Sendikalar”, Rosa Luxemburg Speaks içinde, s. 171-2.

(19) McNally, Bodies of Meaning, s. 214.

(20) Benjamin, “On Some Motifs in Baudelaire,” Illuminations (Aydınlanmalar), s. 158.

(21) Benjamin, “On Some Motifs in Baudelaire,” Illuminations, s. 163.

(22) Buck-Morss, Dreamworld and Catastrophe (Hayâl Dünyası ve Çöküş), s. 104.

(23) Bu yaklaşım “bilinç (…) ta başlangıcından beri toplumsal bir üründür” noktasında ısrarcı olan marksist gelenek ile tutarlıdır. (Marx ve Engels, The German Ideology (Alman İdeolojisi), s. 51).

(24) “Bugün ebedî bir şimdinin içine gömülmüş olan sosyal demokratlar, sadece geçmişi değil, geleceğe ilişkin vaatleri de unutmuşlardır.”

(25) Benjamin, “Theses on the Philosophy of History,” Illuminations, s. 260.

(26) Marx, The 18th Brumaire of Louis Bonaparte (Louis Bonaparte’ın 18. Brumaire’i), s. 15.

(27) Lukacs’ta önceden kavranmış olan bu sınıf bilinci anlayışı “atefedilmiş” bir sınıf bilinci olarak ortaya çıkar. Bkz.: “Class Consciousness” (Sınıf Bilinci) History and Class Consciousness içinde, s. 46-82.

(28) Buck-Morss, Benjamin’in kolektif bilinci, “bir hayâl dünyası ve devrimci sınıf bilinci ile eşanlamda, bu hayâl dünyasından bir tür kolektif ‘uyanış’ olarak” gördüğünü söyler. (Buck-Morss, Dialectics of Seeing (Görmenin Diyalektiği), s. 253).

(29 Burada sadece üretim sürecinin parçalanması sonucu oluşan ehliyetsizleşmeden değil, ayrıca burjuva toplumda ortaya koyduğumuz deneyimlerin kolektif öz eylemlilik kapasitelerimize zarar verdiği noktada açığa çıkan politik ehliyetsizleşmeden söz ediyorum. Bkz.: Kuhling ve Levant, Political Deskilling/Reskilling: Flying Squads and the Crisis of Working Class Consciousness/Self-Organization (Politik Ehliyetsizleşme/ Yeniden Ehliyetlileşme: Geçici Ekipler ve İşçi Sınıfı Bilinci ile Öz Örgütlenmesinin Krizi) (Clarice Kuhling ile birlikte), Caelie Frampton, Gary Kinsman, Andrew Thompson, Kate Tilleczek, ed., “Sociology for Changing the World: Social Movements/Social Research” (Değişen Dünya için Sosyoloji: Toplumsal Hareketler/Toplumsal Araştırma” içinde (Fernwood Yayımcılık, 2006).

(30) Dahası sosyalist bir örgüt mücadele alanına dönük ekonomist anlayışça sınırlandırılmıştır, zira bu nedenle Lenin parti işlerine zorunlu katılım aracılığıyla sözkonusu sınırlamaları telâfi etmek istemiştir. Luxemburg Lenin’in yaklaşımını öznelci ve iradeci olmakla eleştirir. O Lenin’in “devrimle bir öğretmen gibi” oynamakta olduğunu iddia eder. Lenin’e zıt yönde geliştirdiği kendi yaklaşımı öncüye görece daha az müdahale yetkesi bahşeder, mücadele alanının sınırlarına işaret eder ve bunları katı manada ekonomik değil, tarihsel planda gösterir.

İşçiciliğin Hataları

2009 Eylül 10
tags:
Geliştirici: cevirgec
İşçicilik, dünyanın farklı bölgelerinde ve farklı zamanlarda var olmuş bir ideolojidir. On dokuzuncu yüzyıl sonunda ve yirminci yüzyıl başlarında işçicilik, yeni uluslararası işçi hareketinin uğraşmak ve eleştirmek zorunda kaldığı yanlış yaklaşımlardan birisidir. İşçicilikle ilgili işçi partilerinde, sendikalarda ve sonrasında millî kurtuluş hareketlerinde birçok önemli tartışma yürütülmüştür. Güney Afrika’da mücadele eden bizler, bu tarihsel eleştirilerden önemli dersler çıkartabiliriz. Bu makalede işçiciliğin yerel versiyonları ile ilgileneceğiz.

İsminin de ifade ettiği gibi işçicilik, şu veya bu şekilde, dar anlamda işçi sınıfına yoğunlaşır. İşçiciliğin de doğru olarak tespit ettiği üzere işçi sınıfı, kapitalist toplumlardaki en ilerici sınıftır. Ancak işçicilik bu gerçeğe oldukça mekanik ve tek taraflı bir biçimde bağlanır.

Zamana ve mekâna bağlı olarak işçicilik, kendi pratiğinde aşağıda sıralanan özelliklerin hepsini ya da bir kısmını gösterir. İlk planda dile getirilecek tespit şudur: “saf” anlamda işçi sınıfına ait meselelerin tüm meselelerin en önemlisi olduğunu söyleyen yaklaşım, şüphelidir. İşçiciliğin genel eğilimi, esas olarak ücretler ve çalışma koşulları üzerinden, salt fabrika temelli mücadeleleri düşünmektir. Gerçekte bu konular işçicilik için önemli sorunlardır. Öteki meselelerin yanında, üretim (fabrika) dışı meseleler ikincil konular olarak ele alınır. Bu, işçiciliğin devlet iktidarı için verilecek mücadelenin önemini küçümseme eğiliminde olduğu anlamına gelir. Devlet iktidarından kastımız, polis, ordu, mahkemeler, parlamento ve idare üzerindeki kontroldür.

İşçiciliğin bir diğer eğilimi de işçi sınıfı dışı kesimleri içeren her türden halk ittifakına ve mücadeleye karşı şüpheyle yaklaşmasıdır. Esasında dünyanın hiçbir yerinde işçi sınıfı diğer grupların ittifakı olmaksızın zafere ulaşmamıştır. İşçi sınıfının iktidarı aldığı her yerde işçileri tecrit etmeye çalışan işçicilik ideolojisine karşı mücadele etmek zorunda kalınmıştır.

Bu tarihe ve sahip olduğu zayıflığa ilişkin birçok örneğe karşın işçicilik, kimi zaman hâlâ kafasını saklandığı yerden çıkarmaktadır.

Son on, on beş yıl içinde Güney Afrika’da güçlü bir işçici akımın doğduğuna tanık oluyoruz. Bu eğilime daha yakından bakmadan önce, bu gelişmeyi mümkün kılan özel, tarihsel koşulları anlamamız gerekiyor.

İlerici Sendikaların Yeniden Ortaya Çıkışı
Altmışların korkunç baskı ortamını takiben Güney Afrika’da ortaya çıkan ilk gerçek kitle tabanlı, ilerici örgütler, sendikalardı. Bu yeniden ortaya çıkışın tarihi 1973’e kadar gider. Aynı yıl Durban bölgesinde yüz bin işçi greve gitti. Bu grev dalgası emsal teşkil etti. Takip eden yıllarda, tüm büyük şehir merkezlerinde sendikalar ortaya çıkmaya başladı.

Bu gelişim sürecinin ana katılımcıları: işçiler, Güney Afrika Kongresi Sendikaları’nın (SACTU) kısa zaman önce hapisten çıkmış emektar işçi liderleri ve (hepsi değilse de) önemli bir bölümü beyaz olan, üniversitelerden gelen genç aydınlardı.

İşçiciliğin gelişimi incelendiğinde bu son üçüncü grubun daha yakın incelenmesi gerekiyor. Genç aydınlar ilerici sendikaların yeniden inşa edildiği ilk dönemde önemli katkılarda bulundular. Tavsiye, kaynak ve örgütsel yetenek gibi konularda sürece katkı sundular. Bu aydınların önemli bir bölümünün ideolojik arkaplanı “akademik” ya da “legal” marksizmdi. Bu türden bir marksizm üniversite kitaplarından öğreniliyor, kitlesel mücadele içinde keskinleştirilip sınanmıyordu.

Elbette bu, aydınların sorunu olarak görülemezdi. Yetmişlerin başlarındaki ağır baskı ortamında oluşan küçük okuma grupları aracılığıyla kimi ileri fikirler üretmek kolay değildi. Bu “akademik marksizm”in genel karakteri alabildiğine Avrupalıydı. Kökleri Güney Afrika’daki mücadelede değildi.

Bu aydınlardan biri, geri baktığında şu sözleri sarf ediyor: “Birçok kalın marksist kitap okudum. Hepsi de Britanya ve Fransa ile ilgiliydi. Özgürlük Sözleşmesi(*) ya da GAKS’ın ellilerdeki günlük bir sterlin yevmiye için yürüttüğü kampanyayı duymadan önce tüm o zor ekonomi teorilerini biliyordum.”

Yetmişlerin sonunda kitle sendikalarının örgütlenmesiyle bu gruba üye bazı aydınlar değiştiler ve görüşlerini derinleştirdiler. Mücadelemizin tarihini, geleneklerini, strateji ve taktiklerini öğrenmeye başladılar. Ancak ötekilerin görüşleri, sahip oldukları üniversiter arka plana bağlı kaldı. Bu son grup en aktif işçici ideologlar oldular.

Sendikalardaki Tartışmalar
Yetmişlerin ortasında, yeni sendikaların içinde ve dışında, kimi tartışmalar yaşandı. Tartışmalardan biri, sendikaların politikaya müdahalesi ile ilgiliydi. Kimileri sendikaların politikaya bulaşmamasını istediler. Onlara göre sendikaların hayatta kalması ve büyümesi için tek şans, dar anlamda emek meselelerine yoğunlaşmaktı.

Bu noktada yetmişlerin başında ırk ayrımcısı rejimin ve patronların yeni sendikaları ezmeye çalıştıklarını hatırda tutmak gerekiyor. Bunlar, sendikaların birer kukla komiteye dönüşmesi için uğraşıyorlardı. Bu dönemde ilerici sendikalar oldukça küçük ve tecrübesizdiler.

1976-1977 sonrası ülke genelinde kitlesel mücadelelerin yaşanmasıyla ırk ayrımcısı hükümet sendika cephesi karşısında geri adım attı. Hükümet ve patronlar halktaki, özellikle gençlerdeki militanlığın yeni sendikal harekete de “bulaşacağı”ndan korktular.

Yönetici sınıf kukla komiteler yaklaşımını terk etti ve farklı bir yaklaşıma yöneldi. Yeni sendikaları tanımaya karar verdi ve böylelikle onları terbiye etmeyi umdu. Beklentileri sendikaların tanınması ile onların politikadan uzak tutulacağı yönündeydi. Esasında bu yeni yaklaşım gerçekte pek işe yaramadı. Aksine ilerici sendikal çalışmaya fazlasıyla yer açtı. Pratikte bu, Güney Afrika işçi sınıfı ve işçi örgütleri için bir zaferdi.

Kimi işçiciler için bu zafer, sendikal yapıların dikkatle inşa edilmesi ve “politik maceralar”a girilmemesi suretiyle hükümete ve patronlara geri adım attırılması ile sonuçlanan dar sendikal çalışma stratejisinin bir zaferiydi. Elbette bu yaklaşımın görmezden geldiği şey, 1976-1977 ayaklanmalarının ırk ayrımcısı hükümeti ve patronları reform yapmaya zorladığı gerçeğiydi. Önemli bir bölümü öğrenci ve genç işçi olan binden fazla insan bu mücadelede öldü. Bu anlamda yeni ortaya çıkan sendikal hareket bu şehitlerin yaşayan anıtıydı.

Emek cephesi için açılan bu alan, işçiler ve sendikal liderlik tarafından etkin biçimde kullanıldı. 1979’da Güney Afrika Sendikaları Federasyonu (FOSATU) kuruldu. GASF’ın yanında Güney Afrika Birleşik İşçi Sendikası ve daha birçok başka sendika bu dönemde gelişip güçlendi. Bu tarihçenin, işçi sınıfı hareketinin büyük ölçüde bir sendikal hareket olarak yeniden ortaya çıktığını gösteriyor.

Bu, halk içinde açık, kitle tabanlı politik örgütlerin, varsa bile, küçük olduğu bir durumda gerçekleşti. Ancak seksenlerin başında ilerici halk hareketleri, gençlik kongreleri ve kadın örgütleri oluşma imkânı bulabildi. Açık çalışma yürüten, gerçek bir millî, politik ses olan Millî Demokratik Cephe (UDF), ancak Ağustos 1983’te kurulma imkânı bulabildi. Bu düzlemde yeni ortaya çıkan sendikal hareket, sadece on yıllık bir geçmişe sahipti. İşçicilik, emek hareketinin, kitlesel politik mücadeleden şu veya bu şekilde bağımsız hareket ettiği bir dönemde gelişti.

Bir Uyarı
İşçiciliğin ayrıntılarına geçmeden önce bir uyarıda bulunmak gerekiyor. “İşçicilik” gibi “halkçılık” sözcüğünü de üstünkörü ve sekter sloganlar olarak görüyoruz. Bir kişiyi, grubu ya da bir örgütü “işçici” diye damgalamak suretiyle ondan kurtulduğumuzu zannediyoruz. Oysa ki gerçek böyle değil.

Aslında işçici eğilimlere sahip birey ve örgütlerin son on beş yıllık mücadelede bizlere çok fazla katkısı olmuştur. İşçiciliğin hatalarını eleştirirken, işçici eğilimdeki çevrelerin güçlü teorik ve örgütsel katkılarından öğrenmemiz gerektiğini de bilmemiz gerekir. Gayretimiz, onları kendi konumumuza kazanmak yönünde olmalıdır.

Ayrıca ifade edilmelidir ki “eğilim” tabirini kullandığımızda kastımız tam olarak ne ise odur. Bugün sadece birkaç saf işçici bulabilirsiniz. Ancak bir eğilim olarak işçiciliğin, hataları ve görüşleri ile kimi alanlara sızdığına tanık olabilirsiniz. MDC safları da işçici eğilimlerinden azade değildir.

Güney Afrika’da son on beş yılda gelişen işçiciliğin üç ana biçimi vardır.

1. Ekonomizm Biçiminde İşçicilik
1973’ten ve o günlerde yeni sendikaları kuşatan tartışmalardan bahsetmiştik. Bu tartışmalar, sendikaların politikayla ilgilenmeleri gerekip gerekmediği ile ilgilidir. Sendikalarla ilişkili kimi aydınlar sendikaların politikayla ilgilenmesi gerektiğini söylerler; genel anlamda bu aşamada söz konusu görüş belirli bir döneme ait bir taktik olarak takdim edilir. Söylendiğine göre bu dönemde sendikalar güçsüz ve küçüktür. Bu düşük profil, dar sendika ve fabrika tabanlı yaklaşım belki de doğru bir taktiktir. Her durumda bu yaklaşımın genel bir ilkeden çok bir taktik olarak değerlendirilmesi işçicilik olarak tanımlanamaz. Ancak yetmişlerin başında “bağımsızlık” taktiğini sendikalara dayatan bu yaklaşım, ekonomizm olarak görülebilecek bir tür teori geliştirmiştir.

Ekonomizmden kastımız, her şeyi anlamakta kullanılacak yegâne anahtarın ekonomi olduğunu söyleyen işçiciliktir. Bu konum, Güney Afrika’daki kapitalist ekonomi bağlamında her şeyin kapitalist üretim ilişkileri, yani işçilerin patronlar tarafından sömürülmesi üzerinden izah edilebileceğini söyler.

Bu görüş için kendisini doğrulayan birçok husus mevcuttur. Maalesef bu önemli doğru ekonomizm tarafından bütün gerçeklik, yegâne hakikat olarak geliştirilir. Sonuçta bu yaklaşıma göre yegâne önemli mücadele alanı fabrikadır. İşçilerin ve patronların saf anlamda karşı karşıya geldikleri yer orasıdır. Bu mücadele her şeyin anahtarıdır.

Bu tarz bir ekonomizm geliştiren işçiciler politik mücadeleyi önemsiz addederler ve horgörürler. Irk ayrımcısı zulmü, kapitalist sömürüyü gizleyen bir maske olarak anlarlar. Bu işçiciler için zulme karşı mücadele genel anlamda önemsizdir. Bu tarz mücadelelerin işçileri “gerçek” mücadeleden, fabrikadaki “saf” sınıf mücadelesinden uzaklaştırdığını söylerler. Bu tarz daha politik mücadeleler yürütüldükçe, kapitalist sömürü gerçeğinin üzerindeki örtü işçiler adına kaldırılacaktır. Gerçek iktidar onlara göre üretimdedir. Eğer işçiler üretim sistemini değiştirebilir ve fabrikaları ele geçirip patronlardan kurtulabilirlerse, ırk ayrımcısı hükümet de un ufak olacaktır.

Bu ekonomist işçicilik tümüyle yanlıştır. Yönetici sınıfın, patronların iktidarının üretim noktasında, fabrikalarda gerçekleşen işçi sömürüsünde yattığı doğrudur. Ayrıca ülkemizdeki anlamlı bir değişimin gerçekleşmesinin ırk ayrımcılığının ortadan kaldırılması olduğu da doğrudur. Güney Afrika için tam demokrasi önemli ölçüde ekonomimizdeki sömürünün ortadan kaldırılmasına bağlıdır. (Bu arada MDC’nin her türlü sömürü ve zulme karşı mücadele etmesinin nedeninin bu olduğunu da söylemek gerekir.)

Ancak ekonomizm bu doğruları alır ve tüm hakikatin karşısına çıkartır. Bu yolla politik meselelerin büyük önemini inkâr etme eğilimi içine girer. Fabrika, yönetici sınıfın muktedir olduğu yegâne alan değildir. Baskıcı bir politik mekanizma (polis, ordu, mahkemeler, hapishaneler ve idare) olmaksızın patronlar fabrikalarında bir gün daha fazla sömüremezler işçileri. Ülkemizde ırk ayrımcısı zulüm (seviyesiz eğitim, geçirilen yasalar, meslekî şartlar ve yurtluklar -bantustanlar) kapitalist sömürüyü, aynı zamanda işçiler ve tüm mazlumlar üzerindeki kontrolü derinleştirir.

Fabrika temelli mücadeleler büyük önemi haiz olsa da değişim için gerekli bütünsel bir strateji basit anlamda buraya dayandırılamaz. Beyaz azınlığın elindeki rejimin getirdiği daha fazla satış vergisi ve yüksek kiralarla temizlenirse, işçilerin ücret artışı kazanmalarına ne yardım edecektir?

“Saf” işçi sınıfı ve ekonomik konumdan yola çıkılsa bile işçileri fabrika temelli meselelerle sınırlamak tümüyle yanlıştır. Politikaya ait, devlet iktidarının alınmasına, yasaları kimin yaptığına, polisi, mahkemeleri, orduyu, hapishaneleri ve idareyi kimin kontrol ettiğine ilişkin sorular görmezlikten gelinemez. Bu sorularla ilgilenmemek, işçilerin fabrika temelli elde ettiği kazanımların daima yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kalmasını getirecektir.

Son iki yıl içinde Güney Afrika’da kitlesel politik mücadelelerin yükselmesi ile birlikte ekonomizmin zayıflığı işçilerin ve ilericilerin önemli bir bölümü tarafından anlaşılmıştır.

Ekonomizm hâlâ aynı yerlerde oyalanırken, genel anlamda o bir biçimde ya terk edilir ya uyarlanır ya da reforme edilir. Ekonomizmin reforme edilmiş bir biçimi sendikalizmdir.

2. Sendikalizm Biçiminde İşçicilik
İşçiciliğin bu sendikalist biçimi, işçilerin politik meselelere müdahil olması gerektiğini inkâr etmez. Ancak o, sendikayı bu politik müdahalenin ana, hattâ yegâne örgütsel zemini olarak görür.

Sendikalizmin reformist ve militan versiyonları mevcuttur. Reformist versiyonun umudu, Britanya İşçi Partisi türünden bir partinin ya da bir hareketin ortaya çıkmasıdır. Sendikal hareket böylesi bir emek hareketinin ana katılımcısı olacaktır. Reformistlere göre mücadele, kölelik koşullarına son vermeden verili koşulları geliştirme mücadelesi ile sınırlıdır. Sendikalizmin militan versiyonları sendikaları ırk ayrımcısı hükümete ve burjuva düzenine karşı saldırının öncü gücü olarak görürler. Bu bağlamda seçilen strateji genel grevdir. Gerçekte militan sendikacılar tarafından genel grev, tüm diğer strateji ve taktikleri kapı dışarı etmek amacıyla vurgulanır.

Sendikalizmin reformist ve militan versiyonlarının ortak bir yönü vardır. Her ikisi de işçi sınıfının temel rolü ile ilerici sendikaların rolünün kesiştiğini düşünürler. Ancak bizim mücadelemizde işçi sınıfının temel rolü, ilerici sendikaların rolü ile aynı değildir. Bunu neden söylediğimizi ve sendikalizmin hatalarını daha açık biçimde anlamak için sendikaların güçlü ve zayıf yönlerine bakmamız gerekiyor.

Sendikaların Zayıf ve Güçlü Yönleri
Sendikalar kurtuluş hareketine önemli katkılar yapmış, yapmaya da devam edeceklerdir. İşçiler çoğunlukla sendikalarda öğrenirler sınıfsal güçlerini. Sendikal mücadeleler işçilerin kendi çıkarları ile patronların çıkarlarının çatıştığını öğrenmelerini sağlarlar. Demokratik sendikalarda yüz binlerce Güney Afrikalı işçi örgütsel eğitim alır. Talimat ya da temsiliyet üzerinden gerçekleşen seçimlere ve tartışmalara iştirak ederler. Sendikalar işçiler için önemli bir mücadele okuludur. Maksimum sayıda işçinin çeşitli endüstri kollarındaki demokratik ve millî sendikalarda örgütlenmesi, hem MDC’nin hem de tüm millî demokratik mücadelenin çıkarınadır.

Ayrıca sendikalar mücadele okulundan daha fazlasıdır. Onlar kendi hakları adına, işçilerin patronlar ve tüm ırk ayrımcısı sisteme karşı ağır darbeler indirmesini sağlayan güçlü birer silâhtır. Ancak sendikaların da sınırları vardır. Bir sendikanın ilk amacı bir fabrikada ve en nihayetinde bir endüstri kolunda maksimum sayıda işçiyi örgütlemektir.

En önemli eyleme geçirme ve örgütleme araçları, fabrika zemininde geçerli olan ücretler ve çalışma koşulları gibi konularda devreye sokulur. Eğer ilerici bir sendikanın ilk amacı bu ise o zaman “politika ile ilgilenmediğini” söyleyen ya da birbirinden farklı, hattâ çelişik politik görüşlere sahip işçilerin dışarıda tutulması doğru olmayacaktır. Güney Afrika’da ilerici sendikalar çoğunlukla politik olmayan, ama gene de sadık birer sendika üyesi olan işçileri mücadeleye dâhil etmişlerdir.

İlerici sendikaların ağlarını geniş tutması doğrudur. Çelişik politik görüşlere sahip sıradan bir işçiyi dışarıda tuttuğu takdirde onlar görevini yerine getirme konusunda başarısız olurlar. Bu, sendikaların üyelerini politik olarak eğitmeyecekleri anlamına gelmez. Ancak bu süreç zaman alacaktır. Ağlarını geniş tutmak ve binlerce işçiyi demokratik örgütlenmeye, kolektif, militan mücadeleye dâhil etmekle sendikalar, işçi sınıfı ile politik örgütler ve mücadele arasında önemli bir bağlantı hâline gelirler.

Sendikaların kimi politik sınırlara mahkûm olmasının nedeni buradadır. Bu, sendikaların hatası değildir. Onlar esasında aynı programa ve görüşe sahip, politik açıdan ileri işçilere açık birer politik parti olmaya çalışması, sendikaların politik görevler konusunda başarısız olmasının nedenidir.

Geniş bir yelpazede insanı içlerine almalarından ötürü sendikalar, çoğunlukla her gün değişen politik mücadelede daha hızlı ve etkin bir hareketlilik gösteremezler. Memurların politik talimatı, belli bir politik program etrafında toplanmış gönüllü üyelerden oluşan politik örgütlerinkinden çoğunlukla daha sınırlıdır. Ancak bu tartışmayı daha da ileriye taşımamak gerek!

Aradan geçen onca yılın ardından Güney Afrika’daki ilerici sendikalar önemli politik roller oynamışlardır. Maalesef son dönemde sendikaların politik katkısı kimi zaman biraz daha fazla olmuştur. Bunun nedeni, onların her zaman sahip oldukları sınırlılıklar değildir. İşçilerin mücadelemizde yoğun katılımını önleyen önemli bir unsur çoğunlukla işçicilik olmuştur. Ancak geçen yılın sonunda Güney Afrika Sendikaları Kongresi’nin (COSATU) kurulmasından beri daha geniş bir politik katılıma tanık oluyoruz. Bu, bütün mücadele için oldukça büyük bir kazanımı ifade ediyor.

Şimdiye kadar işçiciliğin ekonomizm ve sendikalizm türlerini gördük. Bizler işçiciliğin bu biçimlerinin sendikalarla ilişkideki kimi aydınlarla bağlantılı olduğunu düşünüyoruz. Bu işçici görüşün gelişimi için gerekli toprak, geniş ve açık bir politik örgütün yokluğunda ortaya çıkan sendikal harekettir. Ancak işçiciliğin hataları son dönemde sendikalarla yakın ilişkiler geliştirenlerle sınırlı tutulamaz. Son olarak bahsedeceğimiz işçicilik versiyonu onun sulandırılmış bir biçimidir.

3. Millî Demokratik Kılıf Altındaki İşçicilik
Bu sulandırılmış işçicilik türü, bizim MDC saflarında ve başka yerlerde bulunabilir. Bu tür işçicilik, diğer işçicilik türlerinin birçok hatasını paylaşır, ancak daha sulandırılmış ve oldukça güçlü bir biçimde. Burada millî demokratik mücadele stratejimize sözde bağlılık gösterenleri kastediyoruz. Bu kişiler, “evet halk mücadelesi ve millî demokratik mücadele önemlidir.” demekte, ama gerçekte bu sözlerine kalpten inanmamaktadırlar. Sulandırılmış işçiciler için millî demokratik mücadele ânın gerektirdiği basit bir taktiktir. Onlara göre MDC’nin geniş cephesi başarısız ve geçici bir yapıdır. Millî demokratik mücadele ile ilgili bahsimiz, onlara göre “Güney Afrika’daki kitlelerin kültür ve geleneklerine yönelik tavizden başka bir şey değildir.” Millî demokratik mücadele içindeki bu işçiciler MDC’yi sosyalist bir işçi partisi olarak görmek; küçük burjuvazinin ve tüm demokratların saflarımızdan “ayıklanmaları”nı istemektedirler.

Bu türden laflar edenler, son iki yıllık mücadele deneyiminden hiçbir şey öğrenmediklerini gösterirler. Kısa süreli mevcudiyetinde MDC, kitlelerin eylemselliği ve örgütlülüğü bağlamında, ülke genelinde yol açıcı işler yapmıştır. Sert mücadele okulunun verdiği bu dersler onaylanmış, millî demokratik mücadelenin kapsamlı stratejisi doğruluğunu ortaya koymuştur. MDC aslî görev olarak tüm Güney Afrikalıların eyleme geçirilip örgütlenmesi olduğu tespitini yapar ve bölünmemiş bir Güney Afrika’daki ırkçı olmayan çoğunluk iktidarı için mücadele eder. Bu temel hedef doğrultusunda önemli zaferler elde ettiğimiz bir gerçektir.

Sosyalizme bağlı olan saflarımızdaki insanlar için bu zaferler dar ve küçük bir tarikattan ziyade, kitlesel bir düzeye sahip bir hareket için gerekli alanı ve imkânı yaratmıştır. Ancak ayrıca sosyalist olmayan, ama mücadeleye katkı sunan vatansever demokratlar da mevcuttur. Geleceğin Güney Afrika’sında değişimin doğası ile ilgili tartışma ve müzakereleri teşvik ederken bizler koruyucu olmalı ve birliğimizi derinleştirmeliyiz.

Politik mücadelemizdeki altın kural, en tehlikeli düşmanı daima tecrit etmek ve aynı zamanda ilerici kampı maksimum düzeyde güçlendirmektir. Güney Afrika koşullarında millî demokratik mücadelenin geniş kapsamlı stratejisi, ülkemizdeki hızlı ve geniş ölçekli değişimlere uzanan ana güzergâhtır. O başarısız ya da ertelemeci bir taktik değil, olanca ciddiyeti ile ele aldığımız geniş kapsamlı bir stratejidir.

İşçiciliğin sulandırılmış biçimindeki stratejik zayıflığı resmedebilmek için birçok pratik yol mevcuttur. Sadece bir örnek vermek yeterli. Sulandırılmış işçici mağlubiyetçidir, ülkemizdeki mazlumlara, küçük burjuva siyahlara ve orta tabakaya karşı edilgendir. Son birkaç yıl içinde bu işçiciler, hükümetin üç katmanlı parlamentoyu ve Yerel Siyah Otoriteler sistemini “orta sınıf siyahlar”la işbirliği yapabilmek için icat ettiğini söylemektedirler. Bu doğrudur. Ancak bu doğru fikirden yola çıkarak işçiciler, bizlerin tüm gayretlerinin siyah işçilere yoğunlaşması gerektiği sonucuna ulaşmaktadırlar.

Başka bir deyişle, hükümetin ve patronların niyeti işbirlikçi bir “siyah orta sınıf” yaratmak olduğunu söyleyen bu işçiciler, bizlerden böyle bir grubun mevcut olduğuna inanmamızı istiyorlar. Bu işçiciler bizim mücadele etmeksizin, hükümetin ve patronların üzerinden ellerimizi çekmemizi talep ediyorlar!

Bereket ki MDC saflarındaki çoğunluk bu görüşe meyletmedi. Millî demokratik mücadelenin geniş kapsamlı stratejisinin rehberliğinde -örneğin bir milyon imzalı kampanyamız ve seçim karşıtı mücadelemizde- bizler mazlumlar arasında tüm sınıfları ve grupları eyleme geçirdik, bilgilendirdik ve örgütledik. Mücadelemizi fabrikalarla ve şehirlerdeki işçi bölgeleri ile sınırlandırmayı reddediyoruz. Hükümet bu nedenle siyah orta sınıf arasında kendi reformları için önemli bir destek kazanmada sefil biçimde başarısız olmuştur. İhanetler ve işbirlikçi tutumlar görülmüştür, ancak bunlar sayıca çok azdır ve genelde kendi topluluğumuz içinde tecrit edilmişlerdir. Güvenle söyleyebiliriz ki hükümet ve patronlar hayallerine ulaşma ve geniş bir işbirlikçi grup oluşturma konusunda 1983’tekine nazaran başarısızdırlar.

İşçi Sınıfının Liderlik Rolü
Burada son on beş yıl içinde gelişen işçiciliğin üç ayrı türüne baktık. Ayrıca bu üç işçicilik akımındaki hata ve zayıflıkları inceledik. Sonuç olarak işçi sınıfının liderlik rolü meselesini irdelememiz gerekiyor. Bu, tüm işçicilerin büyük ilgi gösterdikleri bir konudur. Ayrıca tam da bu konu üzerinden kafa karışıklığı yaşamaktadırlar.

Mücadelemizde işçi sınıfının liderlik rolüne sahip olması gereksinimi üzerinde durma noktasında işçiciler yalnız değildirler. Bütün olarak MDC (millî kararlar bağlamında), Güney Afrika Sendikaları Kongresi, Afrika Millî Kongresi ve diğer örgütler işçi sınıfının liderliğine dönük ihtiyacı tanımaktadır. MDC için sorun, işçicilerin doğru biçimde yaptıkları, işçilerin liderliğine yönelik çağrıda değil, onların bu konuyla ilgili fikirlerindedir.

İşçiciliğin ekonomist türü, işçi sınıfının liderliğinin tüm mücadele alanlarında faal olması gerektiğini anlama konusunda başarısızdır. İşçilerin konumu, görüşü ve disiplini sadece fabrika sınırlarında değil, düzeysiz eğitim ve topluluklara yönelik zulme karşı mücadelelerde de yön verici olmalıdır.

Aynı şekilde işçiciliğin sendikalist biçiminin ana eğilimi, işçileri geniş halkçı örgütler ve ittifaklar oluşturmaktan alıkoyar. Garip olan şu ki aynı işçiciler ve teoride işçi sınıfının kendiliğinden gelişen bilgisini öven aydınlar, pratikte işçilerin görüşlerine tepeden bakarlar. Pratikte bu işçiciler işçi sınıfının zayıf ve cahil olduğunu düşünürler ve sürekli olarak “halkçılık” ve küçük burjuva milliyetçiliği” ile tehdit ederler. Bu, çoğunlukla onların sendikalizmleri ile haklı göstermek için kullandıkları ana gerekçedir. Onlar işçileri güvenli “saf işçi sınıfı” sendikalarına kilitlemek ve onları “halkçılık” tehditlerine karşı direnmek için “yeterli düzeyde eğitilene” kadar karantinada tutmak isterler. İşçiciler işçileri sendikalar içinde tecrit etmeyi başardıkları ölçüde iki olumsuz sonuca ulaşmış olurlar.

İşçileri politik deneyimden politik pratik aracılığıyla bir şeyler öğrenme şansından mahrum ederler. İşçilerin bu tecrit içinde güçlerini ve zayıflıklarını, ayrıca potansiyel müttefiklerin imkânları ile sınırlarını öğrenmeleri mümkün değildir. Ayrıca işçiciler, millî demokratik mücadeleyi güçlü bir işçi liderliğinden de mahrum ederler. Bereket versin ki örgütlü işçileri sendikalist bir bileşim içine hapsetme gayreti genel anlamda başarısız olmuştur. Her iki olumsuz teşebbüs de beklenen ölçüde geniş bir etki yaratmamıştır.

Sonuç olarak söylenebilir ki her üç tür işçiciliğin de en temel hatası, Güney Afrika koşullarında işçi sınıfının halkın en geniş birliğine liderlik etmesi gerektiğini, buna muktedir olduğunu anlayamamış olmasıdır. Kapitalist dünyanın hiçbir yerinde, gelişmiş kapitalizmin birçok özelliğini gösteren bir ülkede işçi sınıfı için genel ortamın iyi olduğu söylenebilir. Güney Afrika’da yönetici blok, sadece halkımızın küçük bir bölümünün desteğini kazanabilmiştir. Irkçı zulmün ve kapitalist sömürünün özel bileşkesi, sömürünün ve zulmün her türlü biçimini ülkemizden söküp atmak için mücadele eden geniş bir halk kesiminin oluşmasını koşullamıştır.

Mücadelemizin maksimum düzeyde gelişmesini güvence altına almak için işçi sınıfı, sadece kendi üyelerine değil, siyah orta sınıftan köylülere, işsizlerden gençliğe kadar Güney Afrika’daki tüm demokratik ve mazlum kesimlere liderlik etme imkânı bulabilmelidir.

İşçiciliğin hataları (ister ekonomizm ister sendikalizm isterse millî demokratik mücadeleye sözde bağlılık gösteren biçimi olsun) tüm bunlardan bizi uzak tutar. Ama her şeyin ötesinde işçi sınıfını önemli görevler ifa etmekten alıkoyar.

ISIZWE,
Birleşik Demokratik Cephe Dergisi,
Cilt: I, Sayı:3,
3 Kasım 1986
Güney Afrika Komünist Partisi Belgeleri
<><><>

(*) Özgürlük Sözleşmesi, Afrika Millî Kongresi ve müttefikleri Güney Afrika Yerli Kongresi, Güney Afrika Demokratlar Kongresi ve Siyah Halklar Kongresi’nden oluşan Güney Afrika Kongresi İttifakı’nın 1955 yılında hazırladığı temel ilkeler belgesidir. İlk çıkış talebi şudur: “Halk Yönetecek!”

Kurtuluş – Temel Görüşler

2009 Eylül 10
Geliştirici: cevirgec

GİRİŞ

“Avrupa’da bir hayalet dolaşıyor, komünizm hayaleti…” Marks ve Engels’in 1848′de Komünist Manifesto’ya girişte yazdıkları bu cümle bir gerçekliğe işaret etmekteydi. Gerçekten de 1800′lü yılların ikinci yarısı tüm kıta Avrupasında komünist fikirlerin yayıldığı bir siyasal, toplumsal süreç oldu. Komün deneyimiyle ise proletarya ve tüm ezilenler Marks’ın deyimiyle tarihte ilk defa “proletarya diktatörlüğü” nü ilan ederek, bir başka dünyanın mümkün olduğunu göstermişti. Bu iktidar yıktığı sınıfa dahi özgürlükler tanıyacak kadar geniş bir demokrasiydi. Artık bir azınlığın halk üzerinde egemenlik kurmasına yarayacak profesyonel ordu, polis gibi siyasal zor ve baskı aygıtları yoktu. Baskı aygıtı silahlı tüm halktan oluşmaktaydı. Zira bu bir çoğunluk egemenliğiydi. Bastıracağı çoğunluk değil,”azınlıktı”. Düşman kardeşler Fransız-Alman burjuvazilerinin işbirliği sonucu bu büyük hayal yıkıldı. İşçi devriminin dünya (o zaman için Avrupa) çapında olması inancında olan sosyalistler, bir kez daha bunun nasıl bir zorunluluk olduğunu görmüş oldular.

1900′lü yıllarla birlikte 20. yüzyıla girildiğinde ulusal kurtuluş savaşları ve devrimler çağı bütün ihtişamıyla başlamıştı. Sınıf mücadelesinin Avrupa başta olmak üzere tüm dünyada giderek güçlenmesi, tarihler 25 Kasım 1917′yi gösterdiğinde Sovyet Devrimi ile taçlanmış, sosyalizm tüm dünyada proletaryanın sempatisini kazanmış, özgürlük mücadelelerinin tüm dünyaya yayılmasına olanak sağlamıştı. Artık kapitalist sömürü düzenine karşı sosyalizm vardı. Sovyet sosyalizmi geri kalmış çarlık düzeninin enkazı üzerinden kısa sürede yeni bir toplumsal sistemin inşaasına başladı, ülke kapitalist kuşatmaya karşın gerçekten de kısa sürede önemli ilerlemeler kaydetti. Lenin’in 1923′te zamansız ölümüyle NEP döneminin sona erdirilmesi ve işçi-köylü ittifakına son verilmesi sosyalizmin kendi içinde önemli sorunlarla daha fazla yüz yüze gelmesine neden oldu. Burjuva demokrasisinden bin kat daha demokratik olan proletarya diktatörlüğü giderek “proletarya üzerinde bir diktatörlüğe” dönüşmeye başladı. Marksizm’in ekonomist yorumuyla sosyalizmin bir iktisadi kalkınma modeline indirgendiği bu süreç: bürokratik çarpıtılmaya uğrayarak siyasette de kendini işçilerin yerine ikame eden bürokratik parti egemenliğine dönüştü. Böylece “bir dönemin zorunlulukları”nın teorize edildiği, düşünce ve örgütlenme özgürlüğünün ortadan kaldırıldığı, tek parti modelinin bir “kural” haline getirildiği bir dönem başladı. Bu mantık burjuva demokrasisinden bin defa daha demokratik olacak olan sosyalizmi tek partiye indirgeyerek örgütlenme özgürlüğünü ortadan kaldırmış, demokratik mekanizmaları ortadan kaldırarak siyasal zor aygıtlarının (ordu, polis, gizli servisler vb.) toplum üzerinde baskı unsuru olduğu bir sistem haline getirmişti. Lenin’in sağlığında en çok mücadele verdiği ekonomizm, sosyalizmi bir ağaç kurdu gibi içten içe kemiriyor, artıklarından dogmatizm canavarı doğuyordu. Sosyalist demokrasi, Sovyet ülkesinde el birliğiyle yok edilmiş, o da yetmiyormuş gibi diğer sosyalist ülkelerde de aynı tablo yaşanmaya başlamıştı.

Rusya kalesinin savaşçıları, düşmanın saldırılarına karşı kaleden çıkış hareketleriyle civarlarındaki birkaç kaleyi ele geçirmeyi başardılarsa da, başarılarına hiçbir önemli Avrupa ülkesi eklenmedi ve nihayetinde kale halkı isyan ederek “halkın iktidarına” son verdi.

21. yüzyıla tarihin büyük bir ironisiyle girdi proletarya: “Halk iktidarı”na halkın son verdiği koşullarda!”

Komünist Manifesto, komünistlerin proletaryanın çıkarlarından ayrı bir çıkarları olmadığını ilan etmişti. 21. yüzyıl ise halkın komünistleri iktidardan indirmesine tanık oldu.

Komün’den Ekim Devrimi’ne, Ekim Devrimi’nden de bugüne yaşadığımız 132 yıllık tarihsel süreç sosyalizmin gençlik dönemi olarak tarihte yerini alırken, arkasında bir kez daha tekrarlanmaması gereken son derece öğretici deneyler bırakmıştır. İşte bu program, komünistlerin, proletaryanın çıkarlarından ayrı bir çıkara sahip olmadıklarına ve yerel mücadelelerden geçecek olsa da proletaryanın geri dönülmez zaferinin ancak bir dünya devrimi ile olanaklı olduğuna inanan komünistlerin, yıkılanı tekrarlamayacak ve gerçekten işçi sınıfının iktidarına ve sosyalist demokrasiye tekabül edecek bir yeni toplumsal yapılanma amacına yönelik olarak tarihe vermek istedikleri yanıtı oluşturma amacındadır. Marksizm ve Leninizm’in ışığı, sınıfsız ve sömürüsüz bir topluma olan ihtiyaç ve inancımız, “küreselleşme” adı altında empoze edilen emperyalizmin egemen güç olduğu verili koşullarda yolumuzu aydınlatıyor ve bizi kopmaz bağlarla devrim ve sosyalizm davasına bağlıyor.

BÖLÜM I: EMPERYALİST KAPİTALİZMİN DURUMU

1. “Emperyalizm, tekellerin ve mali sermayenin egemenliğinin ortaya çıktığı, sermaye ihracının birinci planda önem kazandığı, dünyanın uluslar arası tröstler arasında paylaşımının başlamış olduğu ve dünyadaki bütün toprakların en büyük kapitalist ülkeler arasında paylaşılmasının tamamlanmış olduğu bir gelişme aşamasına ulaşmış kapitalizmdir.” (Lenin) Geçen yüzyılın başlarında başlayan kapitalizmin bu yeni aşamasında iki büyük emperyalist paylaşım savaşı oldu ve dünyanın önemli bir bölümü yeniden paylaşıldı. Birinci Paylaşım Savaşı’nın sonunda gerçekleşen Ekim Devrimi ile dünyada ilk kez işçi sınıfı ve emekçilere yol gösterecek siyasal ve toplumsal alternatif oluştu. Sosyalizmin ortaya çıkışı kapitalizmi (onunla rekabet yoluyla) yeniden bir dinamizme zorlarken, ABD emperyalizminin patronluğunun yine esas olarak bu antikomünist rekabet sayesinde benimsenmiş olmasının getirdiği dünya çapındaki bir nispi uyumluluk bu dönemin karakteristik özelliği oldu. İkinci Paylaşım Savaşı’nda Hitler faşizminin yenilmesinde büyük payı olan SSCB, savaşın galipleriyle birlikte masaya oturdu ve Avrupa ile Asya’da sınırların yeniden çizilmesinde belirleyici rol oynadı. Böylelikle savaşın sonunda liderliği ABD’ye geçen ve kendini “yeniden üretme ve geliştirme” potansiyellerini hızlandırarak sürdüren kapitalist-emperyalist sisteme karşı, Sovyetler Birliği’nin öncülüğünde, Doğu Avrupa ve Çin’deki “reel sosyalist” devletler, ve giderek genişleyen ulusal kurtuluş mücadelelerini de kapsayan bir blok oluştu.

2. Bilimsel ve teknolojik üstünlükleri bağlamında iki bloğun liderlikleri arasında başlayan “iki süper gücün” çok yönlü mücadelesi, “soğuk savaş” denilen 45 yıllık bir süreci başlattı. Bu süreçte “iki süper güç” arasında, ekonomik, politik, teknolojik, askeri ve stratejik vb. çok yönlü bir rekabet sürdü. Konvansiyonel silahlardan nükleer silahlara, kıtalararası balistik füzelerden uzay yarışına, askeri bloklardan ekonomik ve ticari oluşumlara vb. kadar dünyada bir “denge durumu” oluştu. Ancak, denge Sovyetler Birliği ile Doğu Avrupa’nın çöküşüyle birlikte kapitalist-emperyalist sistemin lideri konumundaki ABD’nin lehine bozularak dünyada “yeni bir dönem” başladı.

3. “Soğuk savaş” dönemi boyunca emperyalist kapitalist blokta her şey komünizm tehdidine karşı şekillendirildi. Siyasal yaşamdan kamu yaşamına dek bu tehdidin etkisi hep var oldu. Bu süreçte, kapitalist emperyalist devletler, komünizm tehdidine karşı Türkiye’nin de içinde olduğu birçok bağımlı devleti emperyalizmin ileri karakolları haline getirerek bu devletlerdeki siyasal atmosferi otoriterleştirerek halkların devrimci ve demokratik mücadelelerini şiddet kullanarak bastırılmasını sağladılar. Bu amaçla militer ve paramiliter gruplar kurup bizzat örgütleyerek kullandılar. Bu anti-komünist konsept esas olarak ABD’nin ulusal güvenlik stratejilerine göre şekillenen milli güvenlik stratejileri ile oluşturuldu.

4. Sermayenin merkezileşmesi ve üretimin yoğunlaşması 20. yüzyıl boyunca artan bir hızla sürmüş ve günümüze kadar devam etmiştir. Şimdi, 21. yüzyılın başında, kapitalist ekonominin belli başlı sektörlerindeki üretimin ve ticaretin çok büyük bir kısmı az sayıda çok uluslu tekelin elinde toplanmıştır. Başka bir deyişle dünya üzerinde egemen olan tekellerin sayısı azalırken; ekonomik ve siyasal güçleri olağanüstü derecede artmış, artık dünya çapında ve ülkeler bazında her sektörde bir kaç büyük tekel her şeye egemen olmuştur. Çok uluslu tekeller arasındaki mücadele kapitalist ekonominin en etkili sektörü olan enerji ve teknoloji alanında sürmekte ve çok çeşitli biçimlere (şirket birleşmeleri ya da evlilikleri, şirket satın almaları, borsada hisse senetlerinin toplanması vb.) bürünmektedir. Birinci Paylaşım Savaşı’ndan bu yana kapitalist üretim ve yeniden üretimin temel sektörlerinden olan enerji kaynaklarının denetimi ve paylaşımı, şimdi emperyalistler arasında en önemli mücadele ve yeniden paylaşım alanı olmaya başlamıştır.

5. Dünyanın belli başlı emperyalist devletler tarafından paylaşımı yeni bir sürece girmiştir. Sovyetler Birliği’nin yıkılışından sonra dünyada tek başına etkinlik kurmaya başlayan ABD, dünya ölçeğindeki egemenliğini pekiştirmiştir. Bu süreç, 21. yüzyılın başından itibaren belli başlı emperyalist devletler ve büyük güçler arasındaki çelişkilerin artmasına ve giderek derinleşmesine yol açmıştır. Özellikle 11 Eylül’den sonra ABD, terörle mücadele bahanesiyle tüm dünyada istediği yere müdahale etmekte, bunu yaparken de referansını iki kutuplu dünyanın dengelerinden alan ve kendine engel olabilecek tüm kuruluşları bile gerektiğinde devre dışı bırakmaktadır. Dünya pazarının bütünleşmesinin bugünkü aşamasında ABD, kendi avantajlarını koruyarak sürece hız verme kararı almış durumda. Bu aynı Lenin’in söylediği gibi onun yıkımını getirebilecek olan çelişkileri de şiddetlendiriyor. Ve en önemli farklılık da sosyalizmin sağladığı (kapitalizm için) kendini yeniden üretme motivasyonunun ortadan kalkmış olması. Burada kapitalizm sosyalizmi dünya üzerinden silmeye kalkışırken aynı zamanda kendisinin yenilenme nedenlerini de ortadan kaldırmaya yönelmiş olmaktaydı. Bu geçtiğimiz yüzyılla iki temel farklılığı ortaya çıkarır:

1) Kapitalizm kendini yenileme dinamiğini 1917 öncesine geri döndürmüştür.
2) Alternatif bir sistemle bölünmüş bir dünya pazarı yerine bir dünya devletinin oluşumuna olanak verecek bir dünya pazarı/dünya çapında yeniden üretim dönemi başlamıştır. Bu yeni döneme karakteristiğini veren olgu emperyalizmin bu yeni “küresel müdahale stratejisi”dir. Yeni dönem ultra emperyalizm tezinde olduğu gibi barış değil genel ve bölgesel savaşlarla birlikte, dinsel, kültürel, etnik çelişkiler ve çatışmaların, sınıfsal ve ulusal mücadelelerin daha da gelişeceği bir dönemdir. Anti-emperyalist, anti-kapitalist, anti-küresel ve savaş karşıtı kitle hareketleri yükselme seyri göstermektedir, emperyalizmin bu yeni aşaması, yeni iktisadi ve siyasal krizler ve yeni devrimlere gebedir.

6. Bugün sermaye ihracı olağanüstü boyutlara ulaşmıştır. Sermayenin ihracı ve geri dönüş biçimlerinde (yabancı sermayenin karlarının geri dönüşü ve yatırımların garantiye alınması için tedbirler ve teknolojik bağımlılıklar vb.) önemli değişiklikler olmuştur. Bunların başında IMF, DB, DTÖ gibi kurumlar kanalıyla gerçekleştirilen istikrar programlarına dayalı krediler ve ilgili ülkenin maliyesinin sıkı denetimi çok ileri boyutlara (kredilerin kesilmesi, ticari ve teknolojik ambargo, nitelikli gümrük antlaşmaları ve çeşitli borsa oyunları vb.) ulaşmıştır. Sermaye ihracının doğal sonucu olarak dış borç kıskacına alınmış bağımlı ülkeler geri bıraktırılmışlığı yeniden üretmekte ve yeniden yeniden borçlanmak zorunda kalmaktadır. Bu borçların ödenmesi için de ulusal servetler talan edilmektedir. Kuşkusuz ülkenin bu talanından yerli işbirlikçiler de paylarına düşeni almakta olduklarından mekanizmanın bir biçimde devam edebilmesi için ellerinden geleni yapmaktadırlar.

7. Bilimsel ve teknolojik gelişmeler, kapitalist üretimin temel sektörlerinde önemli değişiklikler yaratmış ve otomasyonun sağladığı imkanlarla gerçekleştirilen reorganizasyon işsizliği artıran bir etken olmuş, bir yandan da kapitalist tekeller arasındaki maliyeti düşürme rekabeti, işçi ve emekçi ücretlerini düşürerek yaşam standartlarını etkilemiştir. Bu süreçte kapitalist üretim ve yeniden üretimin stratejik işkollarında değişiklikler olmuş, enerji, bilişim, iletişim gibi işkolları en önemli işkolları haline gelirken, daha da gelişen otomotiv ve reklam sanayileri kapitalist ekonominin sürükleyici sektörleri olmuştur. Ayrıca, temel hizmetler yasası, yerel yönetimler yasası, iş yasası gibi saldırı yasalarıyla birlikte, “devleti küçültme” adı altında sürdürülen neo-liberal politikalarla en temel sosyal hizmetler dahi metalaştırılmakta, esnek üretim yaygınlaştırılmakta, özelleştirme, sendikasızlaştırma, işsizlik olağanüstü boyutlara ulaşmaktadır.

8. Dünya nüfusunun % 1′ini oluşturan 50 milyonluk kısmının dünyanın en yoksul % 57’sinin serveti kadar bir servete sahip olduğu düşünülürse durumun vehameti ortaya çıkmaktadır. Globalizm ifadesinin ortaya çıktığı son yirmi yılı bir önceki yirmi yıl ile karşılaştırdığımızda ekonomik büyüme oranının yoksullar aleyhine daha fazla bozulduğunu, ortalama insan ömrü artışının insanlığın 4/5′i için geçerli olmadığı, bebek ve çocuk ölümleri oranlarında azalma olmadığı görülmektedir. 1960′da dünya nüfusunun % 20’sini oluşturan en zengin ülkelerle yine dünya nüfusunun % 20’sini oluşturan en yoksul kesimin gelir farkı 30 katken, bu rakamın 1997 yılında 74 kata yükselmiş olduğu gerçeği ortada durmaktadır.

9. Globalizm şartlarında serbest piyasa denilen olgu devletleri, tabi ki sermaye ihtiyacı içinde olanları, piyasa karşısında güçsüzleştirmekte ve kamu çıkarıyla özel çıkarlar arasındaki dengenin kurulmasını olanaksızlaştırmaktadır. Uluslar arası alanda dolaşan sermaye, kamu çıkarlarıyla çatıştığı noktada taviz vermeye ihtiyaç duymadan tası tarağı toplayıp dünyanın bir başka alanına kaçabilmektedir. Buna IMF ve DB’nin ulusal devletleri denetim altına alması da eklenince, bunların (devletlerin) kamu çıkarı adına yapabilecekleri bir şey kalmadığı gibi bizzatihi bu belirlenme dolayısıyla kamu çıkarlarının ifade edilmesini bastırmaya yöneltilmektedir. Emperyalizm dünyayı global bir duruma getirirken, mali bunalımların da global düzeyde birbirini dolaysızca etkilediği bir sürecin önünü açmıştır. Birbiriyle ilişki halindeki ekonomiler birbirlerinin bunalımlarından hızla etkilenir bir hal almışlardır. Bağımlı ülkelerin ekonomileri bu biçimiyle uluslararası dalgalanmalara açık bir hal alarak, bu dalgalanmalardan etkilenmek suretiyle halkın yaşam standardının düşmesine, toplumsal eşitsizliğin artmasına, açlık ve sömürünün artmasına yol açar bir hale gelmiştir. Kısa süre önce yaşadığımız Asya, Rusya ve Arjantin krizleri kısa sürede global düzeyde etki gösterdi ve bir çok gelişmemiş bağımlı ekonomiyi etkiledi. Bu ülkeler izlenen yolun dengesizliğinin ve bunun yarattığı sınıf çelişkilerinin sertliği nedeniyle emperyalist zincirin nispeten kolay kırılabileceği ülkelerdir. Ama Lenin’in ifade ettiği gibi “bir sistem ne kadar çürürse çürüsün, onu vurup devirmeye yetecek bir güç olmadığı müddetçe varlığını sürdürür.”

10. Emperyalizme bağımlılık ülke ekonomik kaynaklarının verimsiz kullanılmasına ve sermayenin üretim dışı alanlara kaymasına neden olur. Bağımlı ülkelerde spekülatif sermayenin gelişimine olanak sağlar, rantiyeci bir kesimi geliştirir, ülkede sermaye kendini daha kolay gerçekleştirmek için üretim dışı alanlara kayar, işsizlik ve toplumsal eşitsizlik artar. Bir yanda emperyalizmle işbirliği içinde giderek daha fazla zenginleşen bir kesim var iken bir yanda milyonlarca işsiz, sağlıksız iş koşulları, çocuk iş gücü kullanımı, iş kazaları, kölece çalışma koşulları artar. Lüks tüketimde artma, ideoloji sektöründe (reklam, basın yayın) bir genişleme ortaya çıkar. Askeri sanayii ve militarizm geliştirilir. Emperyalizm halkları boyunduruk altına almakla kalmaz aynı zamanda onların kültürel dokularını tahrip ederek yerine emperyalist sömürüyle uyumlu bir kültür koyar. Magazin kültürü egemen kültür olmaya başlar, toplum kendi ihtiyaçlarına yabancılaştırılır, birey öne çıkarılırken aslında bireysel yabancılaşma sağlanır, toplumda lümpenleşme, futbol fanatizmi, dini köktencilik, şovenizm ve faşizm sosyal tabanı kuvvetlendirilir.

11. Globalizm bir anlamda da Marks’ın 150 yıl önce söylediklerinin geçerliliğini hiç kaybetmediğinin biraz daha iyi görülmesi anlamına gelmektedir. Dünya pazarı birleştikçe, işçi sınıfının ulusal müfrezeleri tek bir sınıf olduklarını ve uluslararası sermaye karşısında çıkarlarının ortaklığını daha iyi görebilme şansına ulaşmakta ve ulusal dar görüşlülükten kurtulma olanaklarına kavuşmaktadırlar. Yani öldüğü sanılan enternasyonalizm, globalizm tarafından görünür hale getirilmektedir. Kapitalizm için söylenmiş her laf neredeyse globalizm için de söylenebilir durumdadır. Kapitalizm kendi mezar kazıcısı işçi sınıfını da birlikte yaratmıştır. Globalizmin mezar kazıcısı ise enternasyonalizmdir.

BÖLÜM II: BÖLGESEL DURUM

12. Emperyalizmin küresel boyuttaki stratejilerinin en iyi izlendiği bölge tarihen hep Ortadoğu olmuştur. teröre karşı bir 3. Dünya Savaşı başlattığını açıklayan ABD, terör yuvaları ve şer ekseni olarak tarif ettiği Afganistan’dan sonra Ortadoğu’ya müdahalede gecikmemiştir. Teröre destek verdiği ve kitle imha silahları ürettiği iddiasıyla Irak’a yapılan saldırı ile ABD sadece dünyanın en güçlü petrol yataklarını denetimi altına almamış, aynı zamanda Irak’ta sürekli asker barındırmak suretiyle hem diğer emperyalist güçlere ve hem de “şer” güçlere karşı stratejik bir üstünlük elde etmiştir. Emperyalizmin bu adımı global düzeydeki hegemonya stratejisinin açık örneğidir. Ortadoğu emperyalizm için her dönemde kilit önemi olan bir alan olmuştur. Zengin yer altı kaynakları, tarihi ve jeostratejik önemi nedeniyle dün olduğu gibi bugün de bu değeri devam etmektedir. Emperyalizmin bugüne dek bölgede güttüğü politikaları bölgedeki halkların kendi kaderlerini tayinlerini engellemiş, yer altı ve yerüstü kaynaklarını ve zenginliklerini yağmalamış, halkları köleleştirmiştir. Irak’ın işgali ile bir başka düzeye sıçramış olan emperyalist işgalin ve güdülecek politikaların halklara özgürlük taşımayacağı, ulusların kendi kaderlerini tayinlerini ellerinden alacağı ortadadır.

13. Bölgedeki istikrarsızlık birinci Körfez Savaşı’yla daha da boyutlanmış, Irak’ın işgali ile süreğenleşmiştir. Emperyalist politikalar yıllarca yan yana yaşamış halkları birbirine düşürmüş, halklar arasında düşmanlık tohumları ekmiştir. İşgal sonucu Ortadoğu’nun hakim karakteri İsrail ile birlikte istikrarsızlık olmuştur. İsrail’e verdiği destek ile Filistin katliamlarının suç ortağı olan ABD, on yıldır sürdürdüğü gıda ve ilaç ambargosuyla her yıl 40 bini “5 yaşın altında çocuk olmak üzere!” 90 bin kişinin ölmesine ortam hazırlamıştır. Savaş ile durum daha trajik bir hal almış durumdadır. Bölgedeki devletler veya politik güçlerin emperyalistlerle işbirlikçi politikaları bölge halklarını karşı karşıya getirmektedir. Balkanlar’da, Filistin’de yaşananlar, Talabani ve Barzani’nin ABD ile işbirlikçi politikaları sonucunda Irak halkları ile karşı karşıya getirilen Kürt halkı bu saptamayı doğrulayan kanıtlardır. Çok açık olarak görülmektedir ki, bu bölgede halkların kendi geleceklerini kendi özgür iradeleri ile belirlemeleri “emperyalist çözüm” politikalarıyla olası değildir.

14. ABD Emperyalizmi Irak’ı işgal etmek suretiyle Ortadoğu’ya yerleşmiş durumdadır. Bundan sonraki olası hedefi Suriye ve İran’dır. ABD, teröre destek verdiği iddiasıyla Suriye’yi askeri ya da siyasi yoldan çözerek İsrail’e olan siyasi ve askeri desteğini daha da arttırmış olacak ve hem de Akdeniz’e açılma olanağını elde edecek yeni askeri operasyonlar için stratejik üstünlük elde edecektir. Bu sayede Türkiye’nin “stratejik önem kozu” iyiden iyiye zayıflayacak, her tür askeri operasyon Türkiye kullanılmaksızın da yapılabilir olacaktır. İran’da “rejimin çökertilmesi” ABD’nin küresel üstünlüğünü fersah fersah ileri götürecek bir olgudur. Ancak, İran’ın işgali girişimleri, bölgede Türkiye’nin dışında kalmasının olanaksız olduğu ciddi bir ateş çemberi oluşturacaktır.

15. Emperyalizme göbekten bağlı olan Türkiye ise, bir yandan AB’ye entegrasyon sürecini yaşarken, bir yandan da Avrasya’da etkin bir güç olmaya çalışmaktadır. ABD ve İsrail ile yapılan askeri anlaşmalar Türkiye’yi bir emperyalist müdahalenin kalkış noktalarından biri haline getirmiş, yeniden yapılanan NATO’nun yeni stratejik konseptine göre oluşturulan G-20′ye dahil edilmiştir. Her ne kadar kuzey cephesi konusunda ABD ile anlaşmazlık yaşanmış olsa da, bu anlaşmazlık esastan bir karşıtlık değildir. Türkiye üs, liman ve hava sahalarını kullandırmak suretiyle zaten bu konudaki eğilimini göstermiştir. ABD’nin bölgede askeri varlığı olsa da Türkiye halen bölgede emperyalizmin önemli bir müttefikidir. Türkiye bölgedeki etkinliğini ve ABD ile ilişkilerini, (soğuk savaş dönemindeki kadar olmasa ve yeni konseptle değişmeye yüz tutmuş olsa da) bölgesel gerilim stratejisi üzerinden kurmaktadır.

16. Ekonomik, siyasal, askeri ve stratejik öneminden dolayı geçen yüzyılın başından beri Kürdistan, emperyalist güçlerin çekişme alanı haline gelmiştir. Kürdistan, iki dünya savaşında da başlıca emperyalist güçlerin ve sömürgeci bölge devletlerinin paylaşım mücadelelerine sahne olmuştur. Bütün bunların sonucunda Kürt halkı genel olarak yalnızlaştırılmış, uluslar arası destekten yoksun kalmış ve kendi kaderini tayin etme hakkı elinden alınmıştır.

17. Kürdistan’ın bölgedeki egemen ulus ve devletler tarafından bölünmesine koşut olarak dört parçalı sömürge statüsü devam etmektedir. Her parçada birbirinden kopuk ve genel olarak gergin ilişkilerin sürdüğü ayrı örgütlenmeleri vardır. Bu bölünmüşlük başlangıçtan beri bir parçanın diğerini etkileyebileceği ve birinin kurtuluşunun diğerlerinin kurtuluş yolunun açılması anlamına geleceği için, sömürgeci egemen devletlerin (ve emperyalistlerin) ortak çıkarları gereği baskı ve terör uygulamalarına neden olmuştur. Aynı şekilde ulusal hareketin her parçadaki örgütlenmesi de hem birbirlerine karşı ve hem de egemenliği altında bulundukları devletlere karşı benzer etki ve tepkileri içermektedir. Bununla birlikte Kürt Özgürlük Hareketi’nin niteliği farklıdır. Kürt Özgürlük Hareketi, feodal aşiret düzenine dayanan Güney’deki Kürt örgütlerinden farklı olarak “modern hareket”tir. Kürt Özgürlük Hareketi’nin sosyo-politik yapısı ve devrimci potansiyeli, ona farklı nitelikte bir ulusal hareket özelliği kazandırmaktadır. Kürt Özgürlük Hareketi bu niteliğini koruduğu sürece iki halkın stratejik ittifakının önünün açılması bakımından ilişki kurulması gereken temel bir müttefik güçtür.

18. Körfez Savaşı ve ABD’nin Irak’ı işgaliyle birlikte “resmi statüko”lar sarsılmış, bu bağlamda Güney’de ABD güdümünde bir Federe Kürt Devleti’nin kurulmasının önü açılmıştır. ABD emperyalizminin güdümünde de olsa sömürge bir ulusun kendi siyasi geleceğini belirlemesi ve bu hakkını ayrı devlet kurmaktan yana kullanması tartışma konusu edilemez. Ne var ki, kurulacak devlet, bölgedeki mevcut güçler dengesine ve politik güçlerin verili ilişkileri ve çelişkilerine bağlı olarak şekillenecektir. ABD güdümünde hareket eden, onunla işbirliği içindeki bir mücadelenin bölge halkları üzerinde olumlu rol oynamayacağı, diğer ezilen ulusların kurtuluş mücadelelerine ışık tutacak, onlarla gerekli enternasyonalist dayanışma ve mücadele birliği içinde olmayacağı, hatta bu devletin gerektiğinde o uluslara karşı kullanacağı da yadsınamaz bir gerçektir.

19. Kürdistan’da gerilimi tırmandıran bir başka olgu da Kürt Özgürlük Hareketi’nin bir yandan Barzani ve Talabani güçleri ve TC, diğer yandan İran güçleri ile çevrelenmiş durumda olmasıdır. Bu güçlerin imhası ya da etkisizleştirilmesi Türkiye ile diğer bölgesel güçler ve ABD emperyalizmi arasında bir pazarlık unsuru haline gelmiştir. TC açısından böyle bir girişimde bulunmanın yeniden iç savaşı gündeme getirebileceği bunun da toplumsal ve siyasal yaşamı son derece olumsuz etkileyeceği açıktır.

BÖLÜM III: TÜRKİYE’DE SİYASAL ve TOPLUMSAL DURUM

20. Kemalistlerin devlet eliyle sürdürdüğü kapitalizmin yukarıdan aşağıya doğru geliştirme süreci 50′li yıllardan itibaren (yeni dünya koşullarında) genişleyerek sürmüş, 60′lı yıllarla birlikte ülke sathında belirleyici bir öneme sahip olmuştur. Bu dönemden itibaren ülkede kapitalizmin gelişimi, bir yandan tekelleşmeyi hızlandırmış, bir yanda da tarımda geleneksel yapıları hızlı biçimde tasfiyeye başlamıştır. Bu süreç burjuvaziyi sınıf olarak geliştirip güçlendirmiş, tarımda kapitalizmin geliştirilmesi ve toprak sahiplerinin sınıf değişikliğine zorlanmasını, köylülüğün sınıfsal ayrışmalar nedeniyle farklılaşmasını, işçi sınıfının nicel ve nitel olarak gelişmesini, genel olarak ülkede modern sınıf ilişkilerinin belirleyici bir özellik kazanmasını sağlamıştır. Bu bağlamda Türkiye son 30 yıldan beri tarım toplumundan ticaret ve sanayi toplumuna doğru hızlı bir dönüşüm süreci yaşamaktadır.

21. Kapitalizm ülkede yaygınlaşırken, bir yandan hızlı bir tekelleşme doğmuş, bir yandan da küçük meta ekonomisi yaygınlaşmıştır. Kırlardan şehirlere göç hızlanmış ve kırsal alanda sınıfsal ayrışma süreci yaşanmıştır. Burjuvazi içindeki ayrışma süreci de orta ve küçük burjuvazinin giderek güçlenmesine yol açmıştır. Süreç içinde bu sınıfların önemi artmış ve politikada yeni fonksiyonlar üstlenmeye başlamışlardır. Ülkenin ekonomik, siyasal ve sosyal formasyonu, istikrarsızlığı bünyesel bir araz olarak yerleştirmiştir. Bu durum, hızlı ve çarpık değişim ve dönüşümün doğal bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Bu bağlamda 60′lı yıllardan itibaren, sol ve sosyalist hareket toplumun bütün kesimlerinde yankı bulmaya başlamış; faşist hareket süreç içinde önemli bir kitle desteği kazanarak devrimci ve demokratik muhalefetin gelişme seyrine paralel olarak karşı-devrimci önemli bir güç haline gelmiştir. Aynı şekilde devlet politikalarından beslenen siyasal islam iktidar alternatifi olabilecek düzeyde gelişme göstermiş ve son olarak anti-sömürgeci ve anti-feodal bir çizgide gelişen Kürt Özgürlük Hareketi, 12 Mart direnişinden sonra Türkiye tarihinin en önemli ikinci devrimci atılımını gerçekleştirmiştir.

22. 1950′lerden başlayarak günümüze kadar gelen bir süreç içinde devlet, siyasal islamın gelişip güçlenmesine yardımcı olmuştur. Özellikle 12 Mart ve 12 Eylül dönemlerinde sosyalistlere ve Kürtlere karşı geliştirilen Türk-İslam sentezi’ne dayanan politikalar, siyasal islamın hızla gelişip güçlenmesine yol açmıştır. Bu süreçte islami sermaye, sermaye transferleriyle politik faaliyetinin desteğini oluşturan önemli ekonomik yatırımlar gerçekleştirmiştir. İdeolojik yönelimini devlet ve toplum hayatının bütün alanlarına sokan siyasal islam, dinin toplumsal etkisinden de olağanüstü derecede yararlanarak, siyasette önemli bir güç olmuştur. Siyasal islamın gücü devlet, toplum ve siyaset ilişkilerinden, yani sistemin/düzenin kendisinden kaynaklanmaktadır.

23. Bu süreçte Türk egemen burjuvazisi Kürdistan’da geleneksel yapıları korumaya çalışmıştır. Kürt toprak ağaları, aşiret reisleri ve tekke şeyhleriyle ittifakını sürdürmüştür. Böylelikle egemen burjuvazi Kürdistan’da siyasal istikrarı korumaya çalışırken, Kürt egemenleri ve işbirlikçileri de yerel egemenliklerini korumuşlardır. Anadolu’nun diğer bölgelerine göre daha yavaş gelişse de Kürdistan’da da gelişmeye başlayan kapitalizm, Kürt ticaret burjuvazisini yaratmış, ticaret burjuvazisi sömürüden pay alarak Türk egemenlerinin daha sağlam müttefiki olmaya başlamıştır. Kürt Özgürlük Hareketi’ni bastırma amacına yönelik olarak köylerin boşaltılması ve Kürdistan tarım ve hayvancılığının tahrip edilmesi, Kürt toplumunun sosyo-ekonomik değişimini şiddetle etkilemiş ve şehirlerin ağırlığı bir kaç yıl gibi kısa bir sürede baskın hale gelmiştir. Bu gelişme metropollere alt proletaryanın Kürtleşmesi olarak yansırken, Kürdistan’ın belli başlı şehirlerinin de yedek sanayii ordusuyla güçlendirilmesi anlamına gelmiştir. Kapitalistleşme, Kürdistan’da batıya göçü hızlandırmış ve tarım ve sanayide ucuz iş gücü doğurmuştur. Türkiye kapitalizminin gelişimi sömürgeciliği güçlendiren bir olgu olarak işlemektedir. Kapitalizminin gelişimi enerji, ham madde ve Pazar ihtiyacını arttırmakta, bu da sömürgeci politikaların niteliğini koşullamaktadır.

24. Devletin otoriter ve baskıcı niteliğinin nedeni Osmanlı’dan devralınan aşırı merkezileşmiş, bürokratik, otoriter devlet geleneğinin kapitalist devlet ve toplum formasyonuyla eklemlenmiş ve kendine özgü bir karakter kazanmış olmasıdır. Hem Osmanlı’dan devralınan merkezi ve bürokratik devlet geleneği nedeniyle ve hem de ordunun cumhuriyetin kurucusu ve kollayıcısı olması nedeniyle, askeriye Türkiye’de özerk bir konumdadır. Ordu, tarihsel süreç içerisinde devleti ve toplumu yukarıdan aşağıya doğru denetleyici bir fonksiyon üstlenmiştir. 27 Mayıs’tan 28 Şubat’a kadar süren askeri müdahaleler döneminde, ordu bir yandan, devlet ve toplum hayatında ayrıcalıklar kazanırken, diğer yandan OYAK gibi kurumlar ile sınai, ticari, mali sektörlerde tekel konumu yaratmış, öte yandan da milyarlarca dolarlık dev yatırımlarla hızla büyüyen askeri-sınai kompleksler, ordunun siyasetteki belirleyici etkisini ekonominin askerileşmesiyle yeni bir sürece sokmuştur. Bu tarihsel süreçte ordu ve tekelci sermaye arasındaki çok yönlü ilişkiler içerisinde ordu, “baskın bir güç” olarak öne çıkmış, devlet ve toplum hayatını ekonomiden siyasete kadar belirleyecek bir konuma ulaşmıştır. Özellikle 12 Eylül’den beri hiç bir başbakanın genel kurmay başkanı karşısında bir “amir” konumu kazandığına, hiç bir önemli meselenin MGK dışında (burada kesin ağırlık askerlerindir) karara bağlandığına tanık olunmamıştır.

25. Ordunun devlet ve toplum hayatındaki ayrıcalığı, her zaman siyasete sistematik olarak müdahale hakkı vermektedir. Genelkurmayın “Milli Askeri Stratejik Konsept” çerçevesinde hazırladığı ve Milli Güvenli Kurulu tarafından onaylandıktan sonra yürürlüğe giren Milli Güvenlik Siyaseti Belgeleri, devletin “gizli anayasa”sı olmaya devam etmektedir. Hükümet politikaları, yasa, genelge ve yönetmelikler için bağlayıcı olan bu belgeler doğrultusunda devlet ve toplum hayatına müdahale eden ordu, bir siyasal güç merkezi gibi davranmaktadır. Ordu tarafından yapılan “demokrasiye balans ayarları” ile sistem kendini yenileme görünümü altında sağlamlaştırılmaya çalışılmakta, düzen partileri, ne “askeri geleneklere” dokunabilmekte, ne de ülkede bir daha askeri müdahaleleri imkansız hale getirecek veya zorlaştıracak idari ve siyasi tedbirler alabilmektedir. Bütün partiler, her seferinde tank paletleriyle biraz daha pekiştirilmiş olan siyasal/toplumsal zeminde bir “emanetçi” ve “vesayetçi” gibi siyaset yapmaktalar. Bu nedenlerle, Türkiye’de genel olarak demokrasi kültürünün gelişmesi, toplumun özgürleşmesi ve siyasetin toplumsallaşmasının önündeki en büyük engellerden biri militarizmdir.

26. TC devletinin tipi kapitalist, biçimi oligarşidir. Devletin kuruluşundan itibaren Kemalist hareket, üst yapıda getirdiği reformlarla bazı burjuva demokratik adımlar atmış olmasına karşın, burjuva demokratik devrim tamamlanamamış ve TC devleti asla “burjuva demokratik cumhuriyet” olamamıştır. TC devleti aynı zamanda yüzlerce yıllık egemen bir devlet ve ulus geleneğinin devamcısı olan sömürgeci bir devlettir. Tarihi boyunca Kürtler üzerinde inkarcı ve asimilasyoncu bir politika sürdürmüştür. Türkiye’de toplum ve siyaset ilişkileri devletin bu niteliği görülmeden anlaşılamaz. Cumhuriyetin ilk yıllarındaki liberal yönelim 1920′li yılların sonlarından itibaren devletçi bir doğrultuya girmiş ve kapitalist bir sınıf yaratmak devletin önemli bir amacı olmuştur. Ticaret sermayesiyle başlayan süreç, devletin kaynaklarından kapitalistlerin nemalandırılarak palazlandırılmasıyla devam etmektedir. 1950′li yıllar kapitalistleşmenin ve emperyalizme bağımlılığın iyice kurumsallaştığı yıllar olmuştur. Trunman doktrini ve Marshall yardımları bu konuda önemli bir dönemeçtir. Bu yıllarda emperyalizme bağımlılık Türk devleti için yapısal bir özellik kazanmış ve Türkiye egemen sınıfları bu ilişkiyi Kore’ye asker göndererek tahkim etmişlerdir.

27. 1960′larda planlı ekonomiye geçilerek ithal ikameci ekonomik kalkınma modeli yürürlüğe konmuştur. 70′lerde yaşanan petrol krizinden Türkiye önemli ölçüde etkilenerek ciddi bir döviz sıkıntısı çekmiş, dış ticaret açığı artmış, ekonomik ve siyasi kriz ortamı içinde 80 yılına gelindiğinde devletin yeniden yapılandırılması bir tercihten öte bir zorunluluk halini almıştır. 24 Ocak kararlarıyla ithal ikamesi kaldırılmış, para ve sermaye piyasaları serbestleştirilmiş, yabancı sermayenin ülkeye gelişi teşvik edilmiş, yabancı sermaye yatırımlarını engelleyen düzenlemeler ortadan kaldırılmaya çalışılmış, devletin ekonomideki rolünün ve payının azaltılmasına dönük kararlar alınmış, KİT’lerin özelleştirilmesi, madenlerin özelleştirilmesi, sigara tekelinin kaldırılması, tarımsal destekleme alımlarının ve sübvansiyonların kaldırılması, “serbest piyasanın” egemenliği gündeme getirilmiştir. Sahte bir biçimde serbest piyasa diye adlandırılan kapitalist pazar, emperyalizmin dünya çapında benimsemiş olduğu neo-liberalizm doğrultusunda yeniden şekillendirilmiş, dünya çapında Keynesçilik’in ve bununla bağlantılı olarak sosyal devlet kavramlarının terk edilerek, monaterist ekonomi politikaların uygulandığı bir döneme girilmiştir. Türkiye’de de bu politikalar 12 Eylül darbesi ve takip eden yıllarda hakim hale gelmiştir. İthal ikamesinden, “ihracata dönük kalkınmaya” geçiş, emperyalizmle ilişki açısından bir dönüm noktasıdır.

28. 24 Ocak kararları salt bir ekonomik tercih değişimi değil, egemen sınıfların yapısındaki değişim, Türkiye’nin sınıfsal yapısının değişimi ve emperyalist işbölümünde TC’nin üzerine düşen ödevler nedeniyle bir zorunluluk olmuştur. Bu kararların uygulanmaya başlanması için 12 Eylül askeri darbesi gündeme getirilerek, siyasal yasaklar dönemi başlamış, sendikal faaliyetler yasaklanmış, ücret ve maaş artışları sınırlandırılmış, tarımsal ürün taban fiyatları düşük tutulmuştur. 24 Ocak kararları ile gelir dağılımı hızla bozulmaya başlamıştır. İşsizlik artmış, bütçe açıkları hızla artmıştır. 1980′ler boyunca kamu personel harcamalarının baskı altında tutulması nedeniyle bütçedeki payı azalmıştır. Kamu finansman açıkları iç borçlanmayla kapatılma yoluna gidilmiş, 1990′lı yıllara gelindiğinde bütçeler faiz ödemeleri nedeniyle adeta bir transfer bütçe haline gelmiştir. 1980′lerde iç borç faiz ödemelerinin bütçedeki payı % 3′ler civarındayken bugün itibarıyla bütçenin % 60′ını aşar hale gelmiştir.

29. 24 Ocak kararları, 12 Eylül ile birlikte sermayenin önemli ölçüde yeniden yapılandırılması ve merkezileşmesine olanak sağlamıştır. Daha önceki argümanlarımızda “emperyalizmle işbirliği halindeki tekelci sermaye ve büyük toprak sahipliği temel ittifakına dayanan” oligarşik yapının sınıfsal bileşiminde önemli değişim olmuştur. Özellikle son 20 yılda kapitalizmin ve tekelleşmenin gelişmesiyle başlayan yeni süreçte, tarım ve sanayi arasındaki farklılaşmaya paralel olarak büyük toprak sahipleri oligarşik yapıdan tasfiye olmuştur. Oligarşik yapının omurgasını oluşturan tekelci sermaye, ulusal ekonominin sınai, mali ve ticari alanlardaki etkisini olağanüstü düzeyde artırarak kendi sınıfsal tercihlerini daha etkili bir şekilde ortaya koymaya başlamıştır. 12 Eylül’de devletin ve toplumun yukarıdan aşağıya doğru ordu tarafından radikal tarzda değiştirilmesi ve dönüştürülmesiyle oligarşik yapıda olagelen değişiklikler, oligarşik devlet biçimini daha da yetkinleştirmiştir. Yetkinleştirilmiş oligarşik yapı militarist bir örgü ile örülmüş ve geçmiş süreçlerle kıyaslanamayacak bir güç kazanmıştır.

BÖLÜM IV: TÜRKİYE DEVRİMİ ve TEMEL SİYASAL GÖREVLER

30. Nihai hedefimiz dünya ölçeğinde, her türlü ezme ve ezilme ilişkisine son verecek; bireysel ve toplumsal gelişmelerin önünde var olan tüm engelleri kaldıracak ve herkesten yeteneğine ve herkese ihtiyacına göre ilkesini hayata geçirecek; sınıfların, devletlerin ve sınırların ortadan kaldırılacağı komünizmdir. Komünizm, dünyanın herhangi bir ülkesinde tek başına kurulabilir bir sistem değil, bir dünya sistemidir. Komünist toplumun maddi koşulları sosyalizm tarafından yaratılacaktır. Kurtuluş, böyle bir komünist dünya sisteminin önkoşullarının (bilimsel sosyalizmin kuruluşunun) yaratılmasına dünya komünist hareketinin politik bir öznesi olma bilinciyle, tüm dünya ülkelerinde olduğu gibi ülkemizde de bu yaklaşımın ışığında yön verecektir.

31. Türkiye’deki devrimin niteliği Anti Oligarşik Demokratik Halk Devrimi’dir. Türkiye’de bilimsel sosyalizmin önü burjuva demokratik devriminin tamamlanmamış olmasından dolayı demokratik halk devrimi ile açılacaktır. Demokratik Halk Devrimi, proletaryanın ideolojik ve siyasal öncülüğü altında, “devrimin gerektirdiği bütün araç ve mücadele” yoluyla gerçekleştirilecektir. Devrimin temel sınıf ittifakları, işçi sınıfının doğal müttefiki olan kent ve kır yoksulları, kent ve köy küçük burjuvazisine dayanacaktır.

32. Demokratik devrim “hiçbir ara aşama”ya izin verilmeksizin kesintisiz bir biçimde sürecektir. Demokratik devrim, görevlerini yerine getirdikçe sosyalizmin kuruluşunun temelleri atılacak, sosyalizmden komünizme evrilecek toplumsal devrim süreci, dünya devrimi sürecinin bir parçası olarak insanlığın nihai kurtuluşuna kadar kesintiye uğratılmaksızın sürdürülecektir.

33. Demokratik Halk İktidarı, sosyalist demokrasiyi esas alacak biçimde, işçi, köylü meclisleri temelinde yerel ve genel, her düzeyde (fabrika, kent, kasaba, köy vb.) kurulan halk meclislerine dayanacaktır.

34. Halk meclisleri, kitlelerin, proletaryanın ideolojik ve siyasal öncülüğü altında bir araya gelmelerinin ve örgütlenmelerinin en kapsamlı biçimi ve işçi sınıfı ve diğer tüm emekçi kitlelerin doğrudan sosyalist inşaa çalışmalarına katılmasının ve sosyalist demokratik ilişki ve işleyişin vazgeçilmez araçları olacaktır. Bu meclisler, işçi sınıfının ve diğer emekçi kitlelerin ekonomik, siyasal, askeri ve kültürel nitelikteki bütün faaliyetlere doğrudan, sistemli, kesintisiz ve aktif katılımını sağlayacaktır.

35. Demokratik Halk İktidarı’nın korunması milis güçleri insiyatifiyle başarılacaktır. Yıkılan sosyalizm deneyimlerinde olduğu gibi halkın denetiminden uzak, uzmanlaşmış profesyonel askeri aygıtlarla sosyalizmi koruma perspektifinden uzak durulacak, sosyalizmin kurulmasında olduğu gibi korunmasında da halkın kendi sosyalist demokratik insiyatifi belirleyici olacaktır.

36. Demokratik Halk İktidarı koşullarında iktidar, kapitalist mülkiyet ilişkilerinin sosyalist üretim ilişkilerine devrimci tarzda dönüştürülmesinin kaldıracı olacak; bu amaçla büyük sermaye ve toprak sahiplerinin mülkiyetine son verilecek ve giderek burjuva sistemin tümüyle tasfiyesine yönelik olarak özel mülkiyetin kaldırılması gerçekleştirilecektir.

37. Kurulacak sosyalist devletin tipi proletarya diktatörlüğü, biçimi sosyalist demokrasi olacaktır. Proletarya diktatörlüğü sosyalist demokratik ilişkiler içerisinde kendini sönümlendirecek bir perspektife bağlı olarak “devlet olmayan devlet” biçiminde konumlandıracak, kendi varlığı ile birlikte bütün sınıfların varlığına son vererek toplumsal devrim sürecini sınıfsız, sömürüsüz bir topluma/komünizme kadar ilerletecektir. Böylece insanın insan tarafından sömürüldüğü ve ezildiği, rekabete dayalı emperyalist kapitalist dünyanın varlığına son verilecek ve bir tür olarak insanın özgürleştiği dayanışma dünyasında insanlık “mümkün olanın sınırlarına imkansızı isteyerek” ulaşmış olacaktır.

Demokratik Halk İktidarı Koşullarında İlk Planda Şunlar Gerçekleştirilecektir:

1) Emperyalizmle bütün bağlar kopartılacak, siyasal ve askeri bütün açık ve gizli anlaşmalar feshedilecek, uluslar arası tekellerin ve kuruluşların faaliyetlerine son verilecektir.
2) Tekelci sermaye ve büyük toprak sahipleri mülksüzleştirilecek ve özel sermayenin elindeki bütün büyük mali, sınai, ulaştırma, haberleşme, tarım, ticaret vb. işletmelere ve kuruluşlara tazminatsız olarak el konulacak, bunların yönetimi ve denetimi halk meclislerine devredilecektir.
3) Genel ve yerel düzeydeki bütün idari, mali işletme ve kurumlar Konseylerin yönetimi ve denetimine girecektir.
4) Genel ve yerel tüm konseylere seçimle gelinecek ve kendilerini denetlemekle yükümlü seçmenler tarafından istendiğinde geri çağrılabilecektir.
5) Demokratik Halk İktidarı, dış ve iç politikaların belirlenmesinde, “üretim araçlarının özel mülkiyeti”nin reddi temelinde özgürlüklerin sınırını, demokrasi savunusu ve anti-emperyalizm ekseninde her türlü fikrin ifadesini ve örgütlenmesini meşru bir hak olarak görür. Bu düşüncelerin ifadesi ve örgütlenmesi için olanaklar hazırlar. Bu durumu sistemin zenginliği ve gücünün açığa çıkmasının yegane olanağı olarak görerek, çoğulcu bir sosyalist demokrasi anlayışının toplumun bütün kesimlerinde egemen olması için çaba sarf eder.
6) Demokratik Halk İktidarı, proletarya enternasyonalizminin ilkelerine sadık kalacak ve kendisini dünya devriminin geleceğinden kopartmayacaktır. Dünyanın diğer yerlerindeki devrim ve sosyalizm mücadeleleriyle her türlü maddi ve manevi dayanışmayı ve etkileşimi sürdürecektir.
7) İşçilerin ve emekçilerin katılımı ve denetimine dayanan merkezi ve demokratik planlamayla tüm ekonomi yeniden düzenlenecektir. Yeni ekonomik planlama ile halkın temel ihtiyaçları ve toplumun refahı esas alınacak, toplumsal ilerleme ve ekonomik gelişme temelinde çok yönlü atılımlar gerçekleşecektir.
8) Eğitim, sağlık, konut, ulaşım vb. temel hizmetler kamu fonlarından karşılanacak, diğer bütün hizmetler için de kamu yararı esasına göre ücret ve fiyat uygulamaları yapılacaktır. Herkese ihtiyacına uygun sağlıklı ve güvenli konut sağlanacak, kira ödemeleri (elektrik, su ve ısınma, posta, telefon vb. temel ihtiyaçlar da dahil) en aza indirilecek ve zamanla kaldırılacaktır. Konut yapım projelerinde dengeli ve sağlıklı bir kent yaşamının ihtiyaçları gözetilecektir. Toplu taşımaya dayalı ücretsiz kent içi ulaşım gerçekleştirilecektir. Halk iktidarında kollektivizme kazanma kesintisiz bir biçimde sürecek, “herkesin emeğine göre”den kesintisiz olarak “herkesin ihtiyacı kadar” ilkesinin uygulanacağı koşullar hazırlanacaktır.
9) Toplumun tüm bireyleri için parasız sağlık hizmeti ve ilaç sağlanacak, geniş kapsamlı bir kamu sağlığı ağı kurulacak, koruyucu hekimlik hizmetleri yaygınlaştırılacaktır. Sanayileşme ve kentleşme insan sağlığı ve çevre koruması gözetilerek yapılacak; yaşlılar, engelliler, kimsesiz çocuklar ve yardıma muhtaç öteki kesimler devlet tarafından korunacaktır.
10) Kapitalist nitelikli büyük ölçekli tarım işletmeleri ve büyük topraklar kamulaştırılarak kollektif çiftlikler haline getirilecek; topraksız ve az topraklı köylülerin toprak ihtiyacı karşılanacak; küçük ve orta köylülüğün devlete, bankalara,tekellere, toprak sahiplerine, tefeci ve tüccarlara olan her türlü borçları silinecek, toprak üzerindeki ipotekler geçersiz sayılacaktır.
11) Tarımsal üretim geliştirilecek ve modernleştirilecek, tarımsal komünler teşvik edilecek, kooperatifleşme yaygınlaştırılacak, köylülere kredi, tarımsal araç-gereç ve girdi yardımı yapılacaktır.
12) Her türlü ulusal baskı, eşitsizlik ve ayrıcalıklar ortadan kaldırılacak; Kürt ulusuna kendi kaderini tayin hakkı (ayrı devlet kurmaları için siyasi propaganda yapılarak) tanınacak; sömürgeci politikalar sonuçlarıyla beraber ortadan kaldırılacak, sömürge valiliği lağvedilecek, Kürdistan’ın tüm yer altı ve yerüstü kaynakları üzerindeki tasarruf kaldırılacak, askeri işgale son verilecek, tüm azınlık milliyetlere kendi dillerini ve kültürlerini kullanma ve geliştirme hakkı tanınacak; herkese kendi ana dilinde eğitim olanağı sağlanacaktır. Şovenizmin, ulusal kinin, ırkçı önyargıların, feodal ve kapitalist barbarlığın ve diğer ideolojik tortuların bütün kalıntılarına karşı mücadele edilecektir.
13) Toplumsal gelişmeye paralel olarak proleterleşen tüm halkın iktidarı olarak proletaryanın devrimci iktidarında eğitim, işçi ve emekçi kitleleri özgürleştirmeye, sosyalizmin inşaasına etkin biçimde katılmaya ve yeni insan tipi yaratmaya hizmet edecek şekilde yeniden düzenlenecektir. Materyalist dünya görüşüne, sosyalist ilke ve değerlerine dayalı, bilimsel, demokratik, laik, parasız bir eğitim politikası izlenecektir. Tüm eğitim araç ve gereçleri kamu fonlarından karşılanacak ve politeknik eğitim uygulanacaktır.
14) Kültür ve sanat faaliyetleri, sosyalizmi kuracak yeni kuşakların yetiştirilmesinin temel bir aracı olarak ele alınacak, insanlığın ilerici, demokratik ve sosyalist kültür mirası sahiplenilerek toplumun hizmetine sunulacaktır.
15) Doğal çevre ve insan sağlığını gözeten bir sanayileşme, kentleşme, enerji ve ulaşım politikası izlenecektir, kapitalizmden miras kalan çevre tahribatının giderilmesi, doğal çevrenin, toprağın, suyun ve havanın korunması için köklü önlemler alınacaktır.
16) Ormanlar, göller, akarsular, içme suyu kaynakları ve tüm öteki yer altı ve yer üstü zenginlikleri kamu malı olarak denetim altına alınacak; tarihsel miras olan tarihi eserler, doğal parklar, saraylar, müzeler vb. tüm zenginlikler titizlikle korunacak ve insanlığın hizmetine sunulacaktır.
17) Toplumsal suç işleyenler için yaptırım anlayışı ve sistemi, suçluyu eğitme ve yeniden topluma kazandırma temel amacına dayandırılacaktır. Her türlü işkence insanlık suçu olarak kabul edilecek, her düzeyde savunma hakkı korunacak, ceza evleri, idam ve işkence uygulamaları kaldırılacaktır.
18) Her türlü inanç, inançsızlık ve vicdan özgürlüğü tanınacak, kitlelerin devrimci kültürel dönüşümünün ve özgürleşmesinin yolu açılacaktır.

KADIN KURTULUŞ HAREKETİ

Özel mülkiyetin ortaya çıkışı, kadınların önce denetlenmelerinin, baskı altına alınmalarının ve toplumlarda ikincil görülmelerinin önünü açtı. Sınıflı toplumların ortaya çıkışı ve üretici güçlerin gelişmesi ise kadınları üretim süreçlerinin dışında bıraktırdı. Kadınların ana soylu komünal yaşamdaki doğal iş bölümüyle yaptıkları işler değerini yitirdi. Ancak, kadınlar toplum içindeki bu konumlarından kendi rızalarıyla vazgeçmediler. Diri diri yakılan “Cadıların” direniş tarihleri kadın ezilmişliğine karşı başkaldırının tarihidir aynı zamanda.

Özel mülkiyetle birlikte ortaya çıkan, sınıflı toplumlarda gelişen ve kendini yeniden üreten erkek egemenliğine karşı mücadelede ön koşul, kadın ezilmişliğinin ekonomik temellerini ortadan kaldırmak, özel mülkiyete son vermektir. Kadınlar, ezilen cins olma konumlarını, erkek egemenliğinin eklemlendiği kapitalist üretim ilişkilerini ortadan kaldırmadan değiştiremezler. Bu nedenle mücadelelerini bütünlüklü toplumsal kurtuluş mücadelelerine bağlamak zorundadırlar. Bu amaçla kadın kurtuluşunun ön koşulu olarak sosyalizm hedeftir.

Kadınların kurtuluşunun önündeki maddi engelleri kaldırmak demek, kapitalizmin erkek egemenliği aracılığıyla karşıladığı gereksinimlerin kalkacağı anlamına gelir. Üretimin ve tüketimin paylaşılacağı bir toplumda kaynakların dağılımı, kara değil insanların ihtiyaçlarına dayanır. Erkeğin işlerini aile içinde kadına yaptırmak için ekonomik bir nedeninin kalmadığı, kadınların emeklerine ev içinde el konmasının ekonomik açıdan mümkün olamayacağı bir toplumda, kadınlara sunulacak olanaklar ortaya çıkmaktadır. Bunlar, ekonomik ve politik örgütlenmenin sunacağı olanaklardır. Sosyalizmde, sosyalist demokrasinin ve toplumsal örgütlenmenin bu temelde olması, çoğulcu sosyalizm anlayışı gereği örgütlenme özgürlüğünün olması, kadınların politik güç haline gelmelerinin de önünü açacaktır.

Sosyalist demokrasinin olduğu toplumda kadınların siyasi güç olarak varlıkları, hem baskı gücü oluşturmalarını hem de insanların ihtiyaçlarına göre planlanacak toplumun nelere öncelik verileceğini belirleme hakkına sahip olmaları erkek egemenliğinin yıkılmasında gerçek olanaklar sağlayacaktır.

Kadınların emeği, bedeni ve kimliği üzerindeki bütün el konmalar; cinsiyetçi işbölümü, kamusal/özel alan ayrımı, ailenin parçalanmasıyla özelleşmiş ev işlerinin toplumsallaşması, aile sınırları içine hapsedilen sevgi, aşk, dayanışma ve özverinin ailenin sınırlarından kurtulması, çocuk bakımının toplumsallaşması, kadınların cinselliklerinin ve doğurganlıklarının birbirinden ayrılması, kadınların kendi bedenleri üzerinde kendi belirleyiciliklerinin olması, istediği sayıda istediği erkekten çocuk doğurabilmesi, yasal evlilik bağları… ortadan kalkıncaya kadar kadınların kurtuluş mücadelesi sürecektir. Bu mücadelede, kadınların gücü, örgütlenme düzeyleri ve bilinçleri taleplerinde belirleyici olacaktır.

Ancak; kurtuluşun ön koşulu objektif koşulların değişmesine karşın, subjektif koşulların değişmesi de erkeklerin güncel çıkarlarına çarpacaktır. Reel sosyalizm deneyimlerinde görüldüğü gibi, ekonomik politikaların uygulanışı sırasında ilk olarak kadınların durumunu iyileştirecek önlemlerden vazgeçildi. Bu deneyimler de gösteriyor ki; sosyalist toplumda da güçlü bir kadın kurtuluş hareketi var edebilmek kadınların kurtuluşu açısından olmazsa olmazlardandır.

Kadın ezilmişliğini ortaya çıkaran nedenleri tespit etmek ve ortadan kaldırmak, tek başına kadınların kurtuluşunun önünü açmaz. Kadınların ezilmesine neden olan toplumsal koşullar, egemenliğini sürdürdüğü sürece ezilmişlikten kaynaklanan ideolojilerin de ortadan kalkması gerekmektedir. Erkek egemenliği, tarihsel süreç içinde aldığı yol sonucunda bugün, hem burjuvazinin ve en az burjuvazi kadar işçi sınıfından erkeklerin de çıkarlarını temsil etmektedir. Kadının karşılıksız emeği aile içinde kocanın denetiminde, kapitalizmin ve kocanın hizmetine sunulurken, bedeni, cinselliği ve kimliğine kocanın özel mülkü sayılarak el konulmaktadır. Sistem evde koca aracılığıyla kadının emeğine, bedenine, kimliğine el koymaktadır. Bu sebeple kadın cinsinin ezilmişliğine karşı verilecek mücadele, kadın kurtuluşunun ön koşul olarak kabul ettiğimiz sosyalizm mücadelesiyle sınırlandırılıp, sınıf indirgemeci bakılamaz.

Kadın ezilmişliğinin temelini, kadının toplumsal üretimdeki yeri ve ev içinde yeniden üretimdeki yeri birlikte oluşturur. Kadınlar üretim ilişkilerinde sermaye karşısında erkeklerle eşitsiz konumda olup, düşük ücretle ve kadın işlerinde çalıştırılmaktadırlar. Yeniden üretim sürecini oluşturan ev içinde harcanan emek ise, artı değer üretmez. Kullanım değeri yaratmaz. Bu nedenle Marksist açıdan üretken emek kapsamında değerlendirilmez.

Kadın ezilmişliğinin temelinde kadınların emeklerine el konulması yatar. Erkeğin, kadının emeği ve ürünleri üzerindeki tasarrufu, cinsiyetçiliği belirleyen temel ilişkidir. Kadının emeğine, bedenine, kimliğine ve cinselliğine el konma bu temele dayanır ve farklı toplumsal ilişkiler içinde gerçekleşir. Kapitalist sistemde bütün kurumlar ve erkekler, kadınların emeğine el koydukları ve bu durumu devam ettiren mekanizmalara sahip oldukları için cinsiyetçidirler. Sermaye cinsiyetçiliği kullanıyor ve onu yeniden üretiyor.

Sermaye ilişkisinde, sermaye sahibi erkekler karşısında erkek ve kadın işçiler vardır. Kadınlar olarak yoktur. Ancak sermaye sahipleri; erkek işçilerin bakılması dahil bir bütün olarak beslenme bakım işlerini kadınların sırtından sağlayarak sermaye biriktirmektedir. Tek tek erkekler kadınların sırtından yaşasa da bunun üzerinden sermaye birikimi sağlayamazlar.

Kadınların baskı altına alınışları kapitalist sistemin her alanına kök salmış bir egemenlik ilişkisidir. Bu yüzden kadınlar her alanda erkek egemenliğine karşı verecekleri mücadeleyle bu egemenliği ortadan kaldırabilirler. Bu mücadelede karşımıza devlet, hukuk, aile, ekonomik yapı, töreler, din, … gibi kurumlar var.

Kadın mücadelesinin sınıf mücadelesiyle kesişen yolları, kadınların cins olarak ezilmesinin özgünlüğünü ortadan kaldırmaz. Erkek egemen ideoloji, kadınları sadece evde ve işte değil, kültürde, sanatta, politikada ve cinsellikte ikincileştirir, dilde kadın cinselliğini, kadın kimliğini aşağılama vurgusu olarak kullanır ve kadınlara da, ezilmişliklerinin doğallığı ve erkeklere itaat etmeleri gerektiği bilincini aşılayarak meşruiyet sağlar. Erkek egemen kültür, kadınların tek başlarına kimlik sahibi olabileceklerini yadsır. Feodalizme ait namus kavramını kadınları sindirmek üzere baskı aracı olarak kullanır ve kadın kimliğini kadın bedeninin cinselliğine indirgeyerek aşağılar, kaderlerine razı olmaya ve boyun eğmeye mecbur eder.

Kadın kurtuluş hareketi, bir yanda tüm ezme ezilme ilişkilerine karşı kendini konumlandırarak sınıf hareketiyle, ulusal kurtuluş mücadeleleriyle demokratik hareketlerle ittifak yaparken, diğer yandan her toplumsal kökenden kadını içerebilecek şekilde kadın hareketini ve kadın mücadelesini örmeyi/örgütlemeyi hedeflemek zorundadır.

Her ulustan, sınıftan, ırktan veya toplumsal kesimden kadının, kadın olmaktan kaynaklanan ortak ezilmişliği tüm kadınları kadın ezilmişliğine karşı, sadece kadınlardan oluşan bir mücadelenin ve kadın hareketinin doğal bileşeni haline getirir.

Kadınların kurtuluşunun yalnızca erkeklerin kadınlar üzerindeki egemenliğiyle değil, başka iktidar biçimleriyle de mücadeleyi gerektirmesi kadın hareketi içinde bölünmelere yol açmaktadır. Kuşkusuz değişik toplumsal kesimden kadınlar esas olarak temsilcisi oldukları kesimden kadınların talepleriyle kadın hareketi içinde konumlanırlar. Kadın hareketini oluşturan bu bileşimde sistem içi reformları yeterli görenler, formel bir eşitlik anlayışıyla mücadele edenler olabileceği gibi, bütünlüklü bir kadın kurtuluşu perspektifine sahip olanlar da bu bileşimi kadın hareketinin meşru ve gerekli bir parçası olarak görmeli ve yan yana durmayı önemsemelidir. Ayrı ayrı mücadelelerin meşruiyeti kadar talepler ve politik öncelikler ortaklaştığında birlikte davranmanın önemi de kadın hareketi tarafından gözardı edilmemelidir. Farklılıkların öne çıkartıldığı, bu farklılıklar temelinde yürütülen kimlik politikalarının yarattığı çatışmalarla bölünmüş bir dünyada kadınlardan da birleşik ve bölünmezlik durumu yokmuş gibi davranmak ve politik pratiği buna dayandırmak mümkün değildir. Karma örgütlerden kadınların mücadelesi KKH’nin meşru parçası olarak görülmelidir. KKH’nin esas olarak kitleselliği ve sürekliliği yakalayacağı alan, kadın emekçiler arasında bilinç düzeyini yükseltmek ve sendikalı kadınların örgütlü gücü üzerinden sendikalarda da erkek egemenliğini geriletmekle gerçekleşir. Kadınların kurtuluşunun ön koşulu sosyalizm olması nedeniyle işçi, emekçi kadınlarla bağ kurmak gerekliliktir. İşçi, emekçi kadınların kadın kurtuluş mücadelesinde var olmaları sınıf mücadelesini güçlendireceği gibi, cinsiyetçiliğe karşı mücadele de sınıf hareketiyle destek/ittifak olanaklarını doğurur.

Kadınların cins olarak ezilmişliği ve örgütlenmeleri, devletten, sermayeden ve karma örgütlerden de bağımsızlığını gerektirmektedir. Esas olan, erkeklerden ve erkek egemenliğinden bağımsız bir kadın hareketi yaratabilmektir. Bağımsızlığı üretilen politikaların ve taleplerin içeriği belirler. Yükseltilen talepler ve mücadeleyle elde edilen mevziler sistemin sınırlarını aştığı oranda sistemi tehdit eder ve kadınları devletle karşı karşıya gelir.

Kadın kurtuluş hareketinin temeli, erkek egemenliğini aşındırmaya yönelik sistem içi taleplerin ötesindedir. Bütün ezme-ezilme ve sömürüye dayalı olarak oluşan egemenlik ilişkilerinin birbirini beslediğinden hareketle, kadın kurtuluşu bir yandan erkeklere ve erkek egemenliğine karşı mücadeleye, diğer yandan tüm egemenlik ilişkilerini reddeden bir ideolojik konumlanışa sahip olmalıdır.

Kendine yabancılaştırılarak, kendi başına davranamayan, değişik etkenlerle koşullandırılarak, erkek egemen ideoloji ve dolayımıyla erkeğin güdümü ve belirlenimiyle kadın erkeğe uydulaştırılmıştır.

Ezilen bir taraf olarak kadınlar, ezenlere karşı bir birlik oluşturmak ve güvensizlikleri aşıp dayanışmalı, farklı yapılar ve farklı örgütlerden kadınlarla politik taleplerini ortaklaştırıp, merkezileştirip koordinasyonlar, eylem ve mücadele birliği geliştirmelidirler. Kadınlar, kendilerini ‘hangi kimlikle’ tanımladıkları üzerinden değil, çok kimlikli feminizmlerin veya farklı kimliklerin kabulü üzerinden, farklılıkların meşruiyeti temelli perspektifiyle birlikte hareket etmeyi önemsemelidir.

Kitlesel ve etkili güce sahip Kürt Kadın Hareketiyle eşit haklı ilişki, dayanışmacı bir anlayışla sürekli kılınarak sürdürülmelidir.

Bugün için toplumsal alanda bağımsız kadın politikası oluşturmak; erkekler ve erkek egemenliğinden, Kemalizm’den, şovenizmden, militarizmden ve faşizmden bağımsızlığı gerektirmektedir.

Hareketimiz, KKH’nin taleplerini desteklemeli ve Kurtuluşçu kadınlar, tüm bu perspektifler ışığında kadın kurtuluş mücadelesinin aktif militanları olmalı, inisiyatifler üstlenmelidirler.

Kadınların Kurtuluşu Kollektifleri

Öncelikle, kadınlar arası rekabet yerine dayanışmayı esas alan ve dayanışmacı ilişkileri geliştirecek bir perspektif, kadınların güç olabilmesi ve cinsiyetçiliğe karşı mücadelelerinde görünür olabilmelerinin olmazsa olmazıdır. Tersi, erkekler karşısında kadınları bölen ve güç kaybettiren bir durumdur.

1. Cinsiyetçiliğe karşı mücadelede alternatif toplum kurgusu üzerinden, toplumsal alanda kadınların statülerinin değişmesini ve kadınların cins/özne olarak nasıl var olacaklarının taleplerini üretir. Ürettiği politikaların, parti/hareket politikası haline gelmesi ve partinin/hareketin tüm politikalarında cinsiyetçilikten arındırılması için çalışır.

2. Cinsiyetçi uygulamalara karşı mücadele eder.

3. Pozitif ayrımcı uygulamaların takipçisi olur ve geliştirir.

4. Kadınlara cinsiyetçiliğe karşı eğitim faaliyetleri düzenler. Kadınlar arasında kadınlık bilincini geliştirmeye ve cinsiyetçiliğe karşı mücadelenin diğer ezilmişlik/sömürü mücadeleleri kadar öncelikli olduğu bilincini içselleştirmeye yönlendirir.

5. İhtiyaç duyduğunda propaganda araçları (yayın, broşür, bildiri, afiş,…) çıkartır. Bu faaliyetlerde parti/hareket mali olanak sunar.

6. Parti/hareket içinde yaşanan cinsiyetçi uygulamalar, “kadınlara karşı işlenen suçlar” kapsamında ele alınır. Özel alan dahil, cinsel şiddet, taciz gibi sorunlarda ve ayrımcı uygulamalarda, kadınlar öncelikle bu kolektiflere, yoksa organlara başvururlar. Organların vereceği kararda kadın/kadınların oyları, sayılarına bakılmaksızın erkek oylarıyla eşittir. Organda kadın bulunmaması durumunda, kadın kolektiflerinin kararı geçerlidir.

7. Merkezi ve yerel düzeyde kadın organları oluşturulur. Merkez ve yerel arasındaki ilişkiler doğrudan kurulur.

8. Politik faaliyetler ağırlıklı olarak, çelişkilerin yoğun yaşandığı genç kadınlar ve genç kadın emekçiler hedeflenerek yürütülür.

Latin Amerika: Ekonomik kriz zamanlarında sosyal hareketler – James Petras

2009 Eylül 8
Geliştirici: cevirgec

Uzun süreli ve derin dünya ekonomik durgunluk/bunalım dönemlerinin en göze çarpıcı özelliği, çalışan ve orta sınıfların, kitlesel işten çıkarılma, maaşlarda ve sağlık, emeklilik haklarındaki büyük kesintiler ve ev hacizleri karşısında göreceli ve mutlak olarak edilgen kalmalarıdır. 20 ve 21 yy. tarihi boyunca hiçbir ekonomik kriz bu kadar çok işçi, memur, küçük işletmeci, köylü ve uzman kesime bu kadar cılız halk protestosuyla kayıp verdirmemişti.

Neden bu kadar az halk gösterisinin organize edildiğine dair bazı kesin olmayan varsayımları ileri sürmek için bu ekonomik bunalımdan önceki tarihsel-yapısal olguları incelememiz gerekiyor. Daha özel olarak, sosyal ve politik organizasyonlara, işçi sınıfının önderliğine, emeğin yapısındaki dönüşüm ve onun devlet ve piyasa ile olan ilişkisine yoğunlaşacağız. Bu sosyal değişiklikler, egemen sınıfın 1980’lerden gelen başarılı sosyo-politik savaşım süreçlerine, komünist refah devletinin yıkılışına ve devamında eski komünist ülkelere emperyalist sermayenin derinlemesine girişine dayanıyor. Batılı sosyal demokrat partilerin neoliberalizm ile uyumlaşması ve sendikacıların neoliberal devlete itaati, işçi sınıfı temsiliyetinin ve etki alanının düşüşünde önemli katkılar olarak görülmektedir.

Emek örgütlenmesinin, sınıf mücadelesinin ve sınıf ideolojisinin düşüşünü, büyük ekonomik-politik yenilgi ve anti-kapitalist alternatiflerin sisteme yedeklenme süreci içerisindeki genel çerçevesini çizerek ilerleyeceğiz. Güncel dünya ekonomik bunalımına yol açan kapitalist patlama ve gelişme dönemi, işçi sınıfının edilgenliğinin ve acizliğinin stratejik yapısal ve öznel belirleyiciliğini saptamak için zemin hazırladı. Son bölümde, sendikaların ve sosyal hareketlerin zayıflık probleminin derinliğine ve bunun politik sonuçlarına yoğunlaşacağız.

Ekonomik bunalımlar ve işçi ayaklanmaları tarihi: ABD, Avrupa, Asya ve Latin Amerika

20. yy ve erken 21. yy ekonomik krizler ve çöküntüler sosyal tarihi, büyük oranda sağlı sollu işçi sınıfı ve halk ayaklanmalarıyla yazıldı. 1930’lardaki dünya bunalımının etkileri ve emperyalist-sömürgeci savaşlar, İspanya’da (iç savaş), Fransa’da (genel grevler, halk cephesi hükümeti), ABD’de (fabrika işgalleri, endüstriyel sendikalaşma), El Salvador, Meksika ve Şili’de (ayaklanmalar, ulusal-halkçı rejimler) ve Çin’de (komünist-ulusalcı, anti-sömürgeci silahlı hareketler) büyük ayaklanmaları harekete geçirdi. Diğer birçok ülkedeki kitlesel ve silahlı halk ayaklanmaları bu ekonomik buhrana karşı bu rolü oynamanın çok ötesinde yanıt olarak ortaya çıktılar.

II. Dünya Savaşı sonrası dönem, Avrupa imparatorluklarının çöküşü sonucu, emperyalist savaşların yolaçtığı büyük insanlık ve ulusal fedakarlığa yanıt olarak yükselen işçi sınıfı ve anti-sömürgeci hareketlere tanıklık etti. Avrupa çapında, sosyal ayaklanmalar, doğrudan kitlesel eylemler ve işçi sınıfı partilerinin seçim başarılarının tekrardan ortaya çıkışı, ‘kırılan’ kapitalist sistem karşısındaki başlıca tarz idi. Asya’da Çin, Çin-Hindi ve Kuzey Kore’deki kitlesel sosyalist devrimler oralardaki sömürgeci güçleri defettiler ve yüksek bir enflasyon ve kitlesel işsizlik dönemine rağmen yerli işbirlikçileri yenebildiler.

1960’lardan 1980’lerin ilk yıllarına uzanan ekonomik duraksamalar dönemi işçi sınıfı ve halk kesimlerinin işyerlerinin kontrolü, yüksek yaşam standartları ve işveren güdümlü karşı saldırılar karşısında büyük başarılarına tanıklık etti.

Latin Amerika’daki ekonomik krizler ve sosyal ayaklanmalar

Latin Amerika da Dünya Ekonomik Bunalımı ve II. Dünya Savaşı sırasında dünyanın geri kalan bölümündekine benzer krizler ve başkaldırıları yaşadı. 1930-40’larda Küba, El Salvador, Kolombiya, Brezilya ve Bolivya’da ortaya çıkan devrimci ayaklanmalar bastırıldı. Aynı zamanda, Şili’de komünistlerin, sosyalistlerin ve radikallerin ittifakından oluşan bir hükümet, Brezilya’da (Vargas), Arjantin’de (Peron) ve Meksika’da (Cardenas) popülist-ulusalcı rejimler ortaya çıktı.

Batı ve Doğu Avrupa’da olduğu gibi, Latin Amerika da Meksika, Arjantin, Brezilya, Bolivya ve diğer yerlerdeki merkez sol ve popülist rejimlere muhalefet olarak ortaya çıkan sağcı kitle hareketlerinin yükselişine tanık oldu (‘sosyal hareketleri’ inceleyen çoğu öğrencinin gözünden kaçan tekrarlanan bir fenomen olarak).

Latin Amerika ‘krizleri’nin görünüşleri kroniktir; patlamaya hazır tarım ve hammadde ihracına dayalı klasik ‘büyüme ve batma’ döngüsü ve uzun kronik durgunluk dönemleri tarafından kesintiye uğrayan bir kendini tekrardır. Kore Savaşını müteakip ve Washington’un küresel imparatorluk inşa projesini (yanlış bir şekilde adına ‘soğuk savaş’ denmiştir) ortaya atışıyla birlikte ABD bir taraftan birçok ‘sıcak savaş’a (Kore-1950-1953 ve Çin-Hindi- 1955-1975), aleni ve gizli askeri darbelere (1954’de İran ve Guatemala’da) ve askeri işgallere (Dominik Cumhuriyeti, Panama, Grenada ve Küba’da) girişirken diğer taraftan da aynı zamanda Küba’da (Batista), Dominik Cumhuriyeti’nde (Trujillo), Haiti’de (Duvalier), Venezüella’da (Perez-Jimenez), Peru’da (Odria) ve birçok başka ülkede vahşi askeri diktatörlüklere arka çıkıyordu.

Diktatoryel yönetimin, açık ABD işgallerinin, kronik durgunlukların, derinleşen eşitsizliğin, kitlesel yoksulluğun ve kamu hazinesinin yağmalanışının birleşik etkisiyle, bir dizi halk ayaklanması, gerilla hareketleri ve genel grevler, en başta Küba’daki sosyal devrim olmak üzere, birçok ABD destekli diktatörlük alaşağı edilmesine yol açtı. Brezilya’da (1962-1964), Bolivya’da (1952), Peru’da (1968-1974), Nikaragua’da (1979-1989) ve başka yerlerde ulusalcı başkanlar, stratejik ekonomik sektörleri kamulaştırarak, toprakları yeniden bölüştürerek ve ABD egemenliğine meydan okuyarak iktidara geldiler. Buna paralel olarak gerilla, köylü ve işçi hareketleri 1960’lardan 70’lerin ilk yıllarına kadar kıtanın her tarafına yayıldılar. Bu, ekonomik durgunluğa, emperyalizme, militarizme ve sosyal sömürü-dışlanmaya karşı ayaklanmanın tepe noktası Şili’deki sosyalist hükümetin iktidara gelişiydi (1970-73).

Halk hareketlerinin gelişmesi ve seçim kazanımları, Küba, Grenada ve Nikaragua hariç yine de ne kesin bir zafere yol açtı (devlet iktidarının alınması) ne de kapitalizmin krizini çözdü (kronik ekonomik durgunluk ve bağımlılık kilit problemini). Temel kaldıraçlar yerli ve yabancı ekonomik elitlerin ellerinde kaldı ve ABD Latin Amerika’nın askeri ve istihbarat servisleri üzerindeki kesin kontrolünü tutmaya devam etti.

ABD destekli darbeler (1964/1971-76), ABD askeri işgalleri (Dominik Cumhuriyeti 1965, Grenada 1983, Panama 1990, Haiti 1994, 2005), vekil paralı askerler (Nikaragua 1980-1989) ve sağcı sivil rejimler (1982-2000/2005) sosyal hareketlerin kazanımlarını tersine çevirdi, ulusal/popülist ve sosyalist rejimleri devirdi ve oligarşik troykaların egemenliğini restore etti: agro-mineral elitler, ‘generaller’ ve çokuluslu şirketler. ABD işbirlikli egemenlik, oligarşik politik başarılar ve ulusal zenginliğin ciddi bir şekilde kişisel yağması ekonomik patlama ve çökme süreçlerini hızlandırdı ve derinleştirdi. Bütün bu ABD yönetimindeki karşıdevrimci oligark elitin restorasyon sürecinin vahşi baskısı, 1970’lerin ortasından 1990’ların başına kadarki dönemde, Orta Amerika’yı istisna olarak alırsak, halk isyanlarının az sayıda gerçekleşmesini sağlayabildi.

Sivil yönetim, neoliberalizm, ekonomik durgunluk ve yeni sosyal hareketler

Uzun süreli durgunluk, halk mücadeleleri ve diktatörlük tarafından oturtulan gerici yapısal değişiklikleri korumak için muhafazakar sivil politikacıların istekliliği, askeri yöneticilerin geri çekilişini hızlandırdı. 1980’lerin sonunda Uruguay, Brezilya, Şili ve Arjantin’de sivil yöneticilerin gelişi, neoliberal politikaların hızla yoğunlaşmasını beraberinde getirdi. Bu ‘Washington Konsensüsü’ olarak telaffuz edildi ve Baba Bush’un Yeni Dünya Düzeni’nin önemli bir tümleyeniydi. Yeni neoliberal düzen durgunluğa çare olamadığı gibi, binlerce kamu kuruluşunun yağmalanmasını, onların özelleştirilmesini ve yabancı şirketlere satılmasını kolaylaştırdı. Aynı zamanda, kazançların, faiz ödemelerinin, kar paylarının kitlesel kaçışı ve çalışan kesimler üzerindeki sömürünün ve yoksullaşmanın artışı, 1990’lar boyunca gelişecek ‘Yeni Sosyal Hareketler’in ortaya çıkışına yol açtı. Sosyal hareketlerin ve sendikaların baskılandığı askeri diktatörlüğün egemenliğinin sürdüğü ve daha sonrasındaki neoliberal rejimler döneminde, hükümet-dışı organizasyonlar (NGO’lar; Sivil Toplum Kuruluşları, STK’lar) serpildi. ‘Özel’ kuruluşlardan STK’ların hesaplarına milyarlarca dolar para aktı. Daha sonra, Dünya Bankası, ABD ve AB uluslarası kuruluşları STK’ları kendilerinin karşı-ayaklanmacı stratejilerinin bir bütünleyicisi olarak gördüler.

Feminist, çevreci, iç dayanışma grupları ve mikro-endüstri organizasyonlarından oluşan STK’ların içine yerleştirilen teorisyenler, yapısal değişiklikler, sınıf, anti-emperyalist mücadeleler meselelerini, varolan devlet iktidarı yapılarıyla işbirliği lehine sorgulamaktan kaçındılar. STK yöneticileri, kendi organizasyonlarını, pratik olarak, yeniden ortaya çıkan sınıf temelli anti-emperyalist, yerli, köylü, topraksız işçi ve işsiz hareketlerini küçümsemek için ‘yeni sosyal hareketler’ olarak tanımladılar. Oysa [STK’ların küçümsemeye çalıştığı] bu sınıf temelli hareketler, kendi doğal kaynaklarının emperyalistler tarafından yağmasına ve açgözlü neoliberal rejimlerin tam desteğini alan güçlü elitlerin tarım ve hammadde ihracı sektöründeki açık toprak gasplarına karşı bir cevap olarak ortaya çıktılar.

1990’ların sonlarına doğru, Latin Amerika’daki neoliberal yağma son haddine ulaştı: on milyarlarca dolar kelimenin tam anlamıyla hortumlandı ve uluslarası bankalara transfer edildi -özellikle de Ekvador, Meksika, Venezüella ve Arjantin’den. Devlete ait 5 binin üzerinde kâr getiren, başarılı işletme, rüşvetçi rejimler tarafından gerçek değerinin çok altında fiyatlarla seçkin ABD ve AB işletmelerinin ve yerli ortaklarının ellerine geçmek üzere ‘özelleştirildi’. Latin Amerika’nın en büyük ekonomilerinin açık bir şekilde yağmalanmasını takiben yaşanan öngörülebilir ekonomik iflas ve kriz, Ekvador’da (üç kez), Arjantin’de (üç başarılı kez) ve Bolivya’da (iki kez) iktidara seçim yoluyla gelmiş neoliberal yönetici ve yönetimleri alaşağı eden halk ayaklanmaları dalgasını yarattı. Ek olarak, kitlesel halk ayaklanması ve onunla ittifak yapan ordunun anayasalcı kanadı başkan Chavez’i tekrar iktidara getirdi. Bu dönemde kitlesel hareketler gelişti ve bu hareketlere sadık kalacağını vaat eden, neoliberalizmi kınayan birçok merkez-sol politikacı başkan seçildi.

Derin ekonomik kriz ve neoliberalizmin reddi, sosyal hareketlerin ortaya çıkışını Latin Amerika politikasının şekillendirilmesinde en önemli oyuncu olarak belirledi. Ortaya çıkan ana hareketler, bir dizi yeni aktörü içeriyor ve yapısal değişikliklere öncülük eden sendikacıların nüfuzunu azaltıyordu.

1999-2003 krizi: ‘Neoliberalizmin çöküş dönemi’nde önemli sosyal hareketler

Latin Amerika’nın çoğu ülkesindeki sosyal hareketler, 1990’lı ve 2000’li yıllarda yaşanan ekonomik krizlere ve egemen neoliberal sınıf kontrolüne karşı yanıt olarak ortaya çıktı. En başarılı olanlar, Brezilya, Ekvador, Venezüella, Arjantin ve Bolivya’dakilerdi.

Brezilya: Topraksız Köylü Hareketi (MST), 300 bini aşkın aktif üyesi ve ülke çapında kooperatiflerde yerleşik 350 bin köylü aileyle birlikte Latin Amerika’nın en büyük ve en örgütlü sosyal hareketidir. MST, geniş bir destekçiler ağına sahip olmanın yanında, Kent Evsizler Hareketi, Kırsal Katolik Hareketi, CUT’a (Sendikalar Birliği) bağlı çeşitli kesimler, İşçi Partisinin sol kanadı, ilerici akademik fakülteler ve öğrenciler gibi birçok sosyal hareketle ittifak halindedir. MST büyük toprak sahiplerinin ekili olmayan topraklarına, yüzbinlerce topraksız kır işçileri ve ailelerini yerleştirerek yaptığı kitlesel ‘toprak işgalleri’ gibi ‘doğrudan eylem’ taktiklerini hayata geçiriyor. Ülkenin gündemine toprak reformunu oturtmayı başardılar ve 2002 seçimlerinde merkez-sol varsayılan İşçi Partisi başkan adayı Ignacio ‘Lula’ da Silva’yı destekleyerek seçimi kazanmasında önemli bir rol oynadılar.

Ekvador: Ekvador Yerli Uluslar Konfederasyonu (CONAIE) iki neoliberal devlet başkanının devrilmesinde ana rolü oynadı; 1997’de Abdala Bucaram ve Ocak 2000’de Jamil Mahuad birçok hileye karışmışlardı ve 1990’lardaki krizin sorumlularıydılar. 2000 Ocak ayaklanmasında, CONAIE liderleri çabucak Başkanlık Sarayı’nda konumlandılar. 1990’ların sonuna doğru CONAIE, hareketin ‘politik aygıtı’ olarak davranacak Pachacuti adlı bir seçim partisi kurmaya karar vermişlerdi. 2002 seçimlerinde sağcı popülist eski ordu mensubu Lucio Gutierrez ile ittifak yapan Pachacuti kısa zamanda dışişleri ve tarım bakanlığı da dahil olmak üzere kabinede birçok koltuk kaptı. Ancak CONAIE’nin ve Pachacuti’nin hükümet hareketi ve partisi olarak elde ettiği kısa süreli deneyim tam bir politik felaketle sonuçlandı. Daha ilk yılın sonunda, Guiterrez’in çokuluslu petrol şirketleri, ABD Dışilişkiler bürosu ve büyük tarım tekelleri ile ittifak halindeki rejimi, çok etkili bir neoliberal tarzı hayata geçirdi ve CONAIE destekli görevlilerin çoğunu istifaya zorladı. 2003 sonunda ise, ABD ve AB kökenli STK’ların desteklediği bir ordu tarafından, yerli toplulukların içine sızma operasyonları vasıtasıyla hareketin içinde geniş çaplı huzursuzluklar ve bölünmeler yaratılarak hareket kötürümleştirildi.

Venezüella: 1989 ve 1992’deki büyük halk ayaklanmaları, 1999’da Chavez’in iktidara gelişini sağladı. Chavez anayasal reform için referendumu destekleyen kitlesel halk seferberliklerini destekledi. ABD destekli oligarşi ve ordu içindeki bazı kesimlerin ittifağı ile 2002 Nisan’ında, kendiliğinden bir şekilde sokaklara taşan 1 milyonun üzerinde Venezüellalı ve ordu içindeki anayasalcı askerlerin desteği karşısında ancak 48 saat dayanabilen bir darbe gerçekleşti. Bu darbeyi müteakip, 2002 Aralık ile 2003 Şubat’ı arasında, ulusal ekonomiyi felce uğratmayı amaçlayan, Venezüella eliti ve PDVSA (devlet petrol şirketi) içindeki yönetici kesimler tarafından organize edilen, petrol endüstrisindeki ‘işverenler lokavtı’, şehir emekçi kesimlerinin desteğini de alan sıradan petrol işçilerinin çabalarıyla başarısızlığa uğratıldı. Venezüella demokrasisi ve Başkan Chavez’e yönelik ABD destekli saldırılar, yapısal değişiklikler sürecini hızlandırdı. Kitle tabanlı organizasyonlar, yeni sınıf-tabanlı sendika konfederasyonları ve ulusal köylü hareketleri ortaya çıktı ve milyonlarca üyesi olan Venezüella Sosyalist Partisi kuruldu. Hükümet binlerce klinik üzerinden yaygın parasız halk sağlığı programı, varoşlarda sübvanse edilmiş fiyatlarla temel besin maddeleri satan devlet sponsorluğundaki marketler ve yüksek öğrenim de dahil olmak üzere parasız yaygın eğitim programıyla sosyal hareket etkinliğini ve üyeliğini geliştirdi. Bu arada, çelik, telekomünikasyon, petrol, gıda işleme ve tarım gibi stratejik ekonomik sektörlerde sayısız işletmeyi kamulaştırdı.

Bir taraftan eski egemen sınıf, kilit ekonomik sektörlerdeki kesin kontrolü ve devlet sektöründeki yüksek-maaşlı görevliler ekonomi üzerindeki manivelayı tutmaya devam ederken, diğer taraftan Chavez hükümeti ve kitlesel halk hareketleri 1990’ların sonundan yeni milenyumun ilk yıllarına geçiş döneminde, mücadelelerini geliştirerek inisiyatifi elde tutmayı başardılar. Venezüella sosyal hareketleri, Chavez liderliğinin teşvikiyle birlikte zindeliklerini korumayı başardılar ancak aynı zamanda, hareketleri devlet politikasının taşıyıcı bir aracına dönüştürmeye çalışan rejimin reformist akımları tarafından da frenlendiler. Hareket-devlet ilişkisi akışkan ve çatışmanın iniş-çıkışına, ABD destekli sağcı organizasyonlar tarafından yayılan tehditlere göre şekil alıyor.

Rejim-hareket ilişkisi 1999-2003 kriz döneminde derinleşti, 2003-2008 dünya ekonomik rahatlığı dönemindeki petrol fiyatlarının yükselişiyle daha da güçlendi. 2008 sonu-2009 dünya ekonomik krizinin yavaş yavaş etkisini hissettirmesiyle birlikte, bu pozitif ilişki şimdi sınavdan geçecek.

Bolivya: Bolivya, maden ve fabrika işçilerinin yüksek seviyeli katılımı, formel olmayan pazar satıcıları toplulukları ve örgütleri, yerli ve köylü hareketleri, kamu çalışanları birlikleriyle Latin Amerika’nın en yüksek yoğunluklu militan sosyal hareketlerine sahip bir ülkedir. 1970’lerin başından 1980’lerin ortalarına kadar süren uzun askeri baskı, sendikaları zayıflattı ve devamında neoliberal politikalar yoğun bir şekilde uygulandı.

1990’ların sonlarına geldiğimizde, yeni büyük ölçekli hareketler ortaya çıktı ancak, etkinliğin mekanı tarihsel olarak militan mücadele geleneğine sahip maden bölgeleri ve fabrikalardan, ‘El Alto’ bölgesindeki şehirlerin marjinal gecekonduları gibi ‘sub-proletariat’ (alt işçi sınıfı) ya da ‘emekçi sınıflar’ın yaşadığı bölgelere kaydı. ‘El Alto’, başkent La Paz’ın eteklerinde, işsiz kalmış maden işçilerinin ve yoksullaştırılmış yerli ve köylülerin göçüyle son dönemde nüfusu iyice artmış, çok az kamu hizmeti alan bir gecekondu bölgesidir. Neoliberal rejimlere meydan okuyan yeni doğrudan eylem merkezleri, koka ekimini durdurmayı ve büyük ölçekli tarım-şirketleri lehine küçük çiftçileri göç ettirmeyi amaçlayan ABD yönetimindeki vahşi programların hayata geçirilmesine yanıt olarak koka üreticileri ve yerli topluluklar tarafından kuruldu. Şehirlerde ise, öğetmenler, öğenciler ve sağlık işçileri sendikası öncülügündeki kamu calışanları, su, sağlık ve eğitim sektörlerindeki özelleştirmeler ve kesintiler gibi neoliberal önlemlere karşı mücadele ettiler.

1990 sonu-2000’li yıllar başındaki ekonomik kriz, 2003 Ocak’ında büyük halk çatışmalarına yol açtı ve bunu Ekim ayındaki ‘El Alto’ bölgesinde başlayıp başkent La Paz ve ülkenin tümüne yayılan halk ayaklanmaları takip etti. İktidardan düşmeden önce, Sanchez de Losada rejimi, yaklaşık 70 cemaat aktivistini ve liderini öldürdü. Yüz binlerce yoksul Bolivyalı, devlet iktidarını alma tehdidiyle başkent La Paz’ı sarstı. Sadece, koka üreticisi lideri ve istekli başkan adayı Evo Morales’in müdahalesi, Başkanlık Sarayının kitlesel bir şekilde işgal edilişini önleyebildi. Morales, o zamanın başkan yardımcısı neoliberal Carlos Mesa’nın, kendisinin önceli Sanchez de Losada’nın nefret uyandıran neoliberal politikalarını devam ettirmeyeceğine dair verdiği belirsiz bir söz karsılığında, başkanlığa gelmesine izin veren bir ‘anlaşmanın’ pazarlığını yaptı. Sosyal hareketler ve ‘yeni’ neoliberal Başkan arasındaki bu çürük anlaşma, Evo Morales’in ılımlı nüfuzuna bağlı olarak iki yıl sürdü.

Mayıs-Haziran 2005’te, yeni bir kitlesel gösteriler dalgası, La Paz’ın sokaklarını Carlos Mesa’nın istifasını isteyen, işçiler, köylüler, yerliler ve madencilerle doldurdu. Bir kez daha Evo Morales müdahale etti ve gösterileri iptal etme karşılığında, Kongreyle 2005 Aralık’ında ulusal/genel seçimleri ilan etmesini ve bu dönemde Yüksek Mahkeme Yargıcı Radriugez’in geçici başkan olarak atanmasını içeren bir pazarlık yaptı. Morales böylece, iki neoliberal rejimi alaşağı etme noktasında son derece etkili olan hareketlerin doğrudan eylem stratejisini kesintiye uğratarak, kitlesel sosyal hareketleri kendi partisinin seçim makinesine kanalize etti. 2005 Aralık’ında da başkan seçildi.

Ürün fiyatlarındaki patlama ile etkisi azalan ekonomik kriz döneminde, Başkan Evo Morales’in sosyal-liberal politikaları, büyük gelir eşitsizliğini, verimli toprakların büyük çiftlik sahiplerinin elinde toplanmasını ve yerli topluluklarının çoğunluğunun topraklarından zorla kovulmasını azaltma noktasında çok az şey yaptı. Morales’in çokuluslu gaz, petrol ve maden şirketleriyle yaptığı ortak girişimler kurma politikaları, kazançların yoğun bir şekilde, Bolivya’nın doğal kaynaklarından CUŞ’ların ‘ana ofisleri’ne transfer edilişine son vermek için çok az şey yaptı. Yine de, Morales’in ‘hevessiz’ ulusalcı jestleri, ‘ekonomik refah’ dönemindeki dev kazançlarla yaratılan ABD destekli Bolivya oligarşisiyle ‘politik-ekonomik’ bir çatışmaya yol açtı.

Arjantin: Sert bir ekonomik kriz ile kitlesel halk ayaklanmaları arasındaki en güçlü ilişki 19-20 Aralık 2001’de Arjantin’de gerçeklesti ve 2002 boyunca da sürdü.

Ekonomik çöküşün koşulları 1990’lardaki iki dönemlik Başkan Carlos Menem iktidarında birikmişti. Onun neoliberal rejimi, ekonominin bütün sektörlerindeki en kârlı ve stratejik devlet işletmelerinin satıldığı ‘pazarlık zemini’ olarak tanımlanan rüşvetçi bir karakterle belirleniyordu. Arjantin’in finans sektörü bütünlüklü olarak, kontrol-dışı, ulusal olmayan, dolarize edilmiş ve en kötü spekülatif istismarlara açık bir hale getirildi. Yoğunca uygulanan özelleştirme politikaları sonucu zayıflayan ulusal ekonomik yapı, kontrol edilemeyen yolsuzluk ve kamu hazinesinin büyük oranda yağmalanmasıyla iyice çürümüştü. Menem’in politikaları, banka krizleri ve sonrasındaki bütünsel ekonomik çöküş sürecinde başkanlık yapan onun devamcısı De La Rua ile devam etti. Bu dönemde milyarlarca dolarlık kişisel tasarruf ve emeklilik fonları havaya uçtu, yüzde 30’a ulaşan işşizlik oranı ile işçi sınıfı ve orta sınıflar hızlı bir şekilde Arjantin tarihinin en derin yoksulluğuna itildiler.

2001 Aralık’ında, Arjantinliler Başkanlık Sarayı’nın önünde kitlesel bir ayaklanma düzenlediler ve bazı göstericiler de Kongreyi işgal ettiler. Başkan De La Rua’yı ve ondan sonra Başkan olma ihtimali yüksek 3 görevliyi de birkaç hafta içerisinde devirdiler. İşsiz kalmış örgütlü yüzbinlerce kişi otoyolları kapattılar ve halk örgütlenmelerine dayalı konseyler kurdular. Yoksullaşmış, hızla alt sınıflar kategorisine düşen orta sınıf işçiler ve iflas etmiş esnaflar, uzman kesimler ve emekliler önerileri ve taktikleri tartışmak için bir dizi mahalle meclisleri ve yerel konseyler kurdular. Bankalar milyonlarca öfkeli hesap sahibi tarafından tasarruflarının geri verilmesi talebiyle yerle bir edildi. Sahipleri tarafından kapatılmış 200’ün üzerinde fabrika, işçileri tarafından devralındı ve üretime geri döndü. Politik sınıf bütünsel olarak gözden düştü ve şu slogan ülke çapında ünlü oldu: ¡Que se vayan todos! (hepiniz defolun!). Bir taraftan çeşitli halk kesimleri yarı-kendiliğinden hareketlerle caddeleri işgal ederken, diğer taraftan bölünmüş radikal-sol örgütler tutarlı bir örgütlenme altında birleşme ve devlet iktidarını almak için bir strateji geliştirme kabiliyetinden yoksundular.

İki yıl süren kitlesel hareketlilik ve çatışma sürecinden sonra, hareketler krizi çözme noktasında çıkmaza girdiler, yönlerini politik seçimlere döndüler ve 2003 seçim kampanyasında merkez-solcu Peronist Kirschner’i devlet başkanı olarak seçtiler.

Düşük yoğunluklu sosyal hareketler: Peru, Paraguay, Kolombiya, Şili, Uruguay, Orta Amerika, Haiti ve Meksika

Tüm Latin Amerika kıtası ve komşu bölgeler, büyük ya da küçük ölçekli sosyal hareketlerin ciddi yükselişine tanık odu. Başlıkta adı geçen ülkelerdeki sosyal hareketleri, Brezilya, Arjantin, Ekvador, Bolivya ve Venezüella’dakilerden ayıran noktalar, politik meydan okuma ve rejim değişikliği seviyesinden yoksun olmaları ve sosyal aktivite alanlarının sınırlı olmasıydı. Yine de önemli kitlesel halk hareketlerinin patlak vermesi hüküm süren neoliberal egemenlik karşısındaki temel tehlike haline geldi.

Haiti’de, demokratik bir şekilde seçilmiş Başkan Jean Bertrand Aristide’nin ABD-AB-Kanada ortak askeri operasyonuyla kaçrılması ve sürgüne gönderilmesine karşı, onun yeniden göreve getirilmesi talebiyle gelişen kitlesel halk ayaklanması, Brezilyalı general yönetimindeki çokuluslu paralı asker gücü tarafından vahşi bir şekilde bastırıldı. Devamında işgalci birlikler tarafından kalabalık varoşlarda gerçekleştirilen katliamlar, yabancı güçler tarafından uygulanan neoliberal ‘özelleştirme’ ve kemer sıkma politikalarına karşı mücadele etmekte olan ‘Lavelas’ isimli halk hareketinin yeniden dirilişini engelledi.

Meksika, ülkeyi hakimiyeti altına alan neoliberal politikaların uygulayıcısı rejimlere karşı bir dizi yerel isyana ve halk ayaklanmasına tanıklık etti. 1994’te kırlık Chiapas bölgesi yerli topluluklarına dayanan Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu (EZLN) ayaklandı ve geçici olarak birçok şehir ve kasabanın kontrolünü sağlamayı başarabildi. Binlerce Meksika Federal askeri birliklerinin bu bölgelere girişi ve geniş bir destek ağına yoksun olmaktan kaynaklı olarak, Zapatistalar kendi dağ ve orman alanlarına geri çekildiler. Düzenli olarak hükümet tarafından ihlal edilen ve EZLN’yi Chiapas’ın şehirden uzak bir bölgede yalıtılmış bir şekilde varlığını devam ettirmesine izin veren istikrarsız bir ateşkes ilan edildi. Oaxaca’da, şehirde ve kırlık bölgede sendikalar, öğretmenler, emekçi kesimler tarafından organize edilen şehir ayaklanması sırasında, bunu devletin muhafazakar neoliberal valisinin ölüm mangalarını ve askeri birlikleri kullanarak bastırmasından önce, comuna [komün] isimli bir halk meclisi kuruldu ve kısa süreli bir ‘ikili iktidar’ durumu yaşandı. Devletin baskıcı gücüyle yüzleşen isyancı hareketler yönlerini seçimlere döndüler ve neoliberal ekonomik fiyaskonun ortasında 2006 yılında merkez-solcu Andres Manuel Lopez Obrador’u Başkan seçtiler. Zaferleri kısa sürdü çünkü seçimlerdeki son oy sayımı sırasında yapılan büyük hile üzerinden karar bozuldu. Sonrasında devam eden milyonlarca Meksikalının katıldığı barışçıl gösterilerde nihayet öfke kayboldu ve hareket dağıldı.

Kolombiya’da, bir taraftan büyük gerilla güçleri (FARC/ELN) başkente doğru ilerlerken, diğer taraftan kitlesel köylü, sendika ve yerli hareketleri neoliberal Pastrana rejimine (1998-2002) meydan okuyorlardı. Plan Kolombiya adlı 5 milyar dolarlık ABD karşı-ayaklanma programıyla ortaya çıkan ABD basıncıyla sona eren başarısız barış görüşmeleri, politik paralizasyonu şiddetlendirdi ve paramiliter ölüm mangaları etkinliğini yoğunlaştırdı. Alvaro Uribe’nin başkan seçilmesiyle birlikte, Kolombiya rejimi neoliberal politikalarını hayata geçirebilmek için köylü, sendikal, insan hakları savunucusu hareketleri büyük oranda yok etti.

1990’ların sonundaki, bu yarıküre çapında sosyal hareket aktivitesini ortaya çıkaran ekonomik krizin politik etkileri, özellikle Haiti, Meksika ve Kolombiya’da neoliberal rejimlerin politikalarını devam ettirebilmeleri için vahşi baskı yöntemlerini uygulamalarını getirdi. Özellikle Peru ve Paraguay gibi diğer Latin Amerika ülkelerinde olduğu kadar, Orta Amerika ülkelerinde de kıra dayalı güçlü köylü ve yerli hareketleri hükümetlerinin ABD ile yaptıkları neoliberal ‘serbest ticaret anlaşmaları’na karşı karayolları ve toprak işgalleri eylemlerine giriştiler. Bu kırsal hareketler ulusal çaptaki destekten özellikle şehir merkezlerindekilerden yoksun oldukları için, neoliberal politikalar altında harabeye dönen ekonomilerini değiştirme noktasında ciddi etkiler yaratamadılar.

Ürün fazlası dönemlerinde sosyal hareketler

2003-2008 arası dönemde tarım ve yeraltı ürünlerinin fiyatlarındaki keskin artış ile merkez-sol hükümetlerin iktidara gelişleri, aktif ve dinamik sosyal hareketler üzerinde önemli etkiler yarattı.

Brezilya’da merkez-sol varsayılan İşçi Partisi adayı Lula da Silva’nın (2002-2006) başkan seçilişine, onun toprağı yeniden bölüştürmek gibi yapısal değişiklikleri gerçekleştireceğine dair yanlış bir inanca kapılarak, MST (Topraksız Köylü Hareketi) de dahil olmak üzere birçok sosyal hareket destek vermişti. Beklenenin aksine Da Silva, kendisinden önceki başkan Cardoso’nun neoliberal programını tümden devralmıştı; geniş çaplı özelleştirme ve tarım-maden ürünleri fiyatlarındaki artışlardan istifade ederek büyük tarım şirketleriyle sıkı ilişkileri geliştiren ve küçük işletme ve kır üreticilerinin zararına, özellikle ihracata dayalı alana yoğunlaşan mali bir politika izledi. MST’nin 2003-2009 arasında Lula’ya etki etme çabaları nafileydi ve devlet, yerel ve federal hükümetler sosyal hareketlerin doğrudan eylem taktiği olan toprak işgallerini kriminalize ettiler. Lula’nın aşırı yoksul kesimlere merkezi yönetimden tahsis ettiği yiyecek sübvansiyonu ve özellikle dev sendika federasyonları başta olmak üzere sosyal hareket liderlerini başarılı bir şekilde kendine yedekleme politikası, topraksız köylülerin ve örgütlü işçilerin protesto ve grev kapasitesini nötralize etti. Lula’nın politikaları MST’yi onun emek hareketindeki ‘doğal’ şehir ittifaklarından yalıttı.

Lula’nın sağa dönüşü ve yüksek ürün fiyatlarından gelen ihraç gelirlerindeki muazzam artış, sosyal harcamaların yükselmesine ve MST’ye ve onun toprak reformu mücadelesine olan destek ve etkinlik seviyesinde azalmaya yolaçtı. Kendi kitle tabanını tutan ve toprak işgallerine devam eden MST, sosyal dönüşüm yolculuğunda artık daha fazla politik-stratejik bir ittifaka sahip değil. Bundan dolayı, halen ‘eleştirel bir destek’ sunduğu Lula rejimiyle çatışmayı önlemek için daha çok ılımlı reformları kovalamaktadır.

Arjantin’de doğrudan eylem sosyal hareketlerinin kitlesel dalgası, Kirchner’in (2003-2008) seçilişiyle ve ürün patlaması döneminin yarattığı yüzde 7’lik ekonomik büyüme oranıyla 2001-2002 dramatik ekonomik çöküş koşullarından çıkışla birlikte sönümlendi. İstihdamın ve tasarrufların geri kazanılmasıyla birlikte orta sınıf meclisleri birden kayboluverdi. Kirchner işsizlere ve onların yedeklenmiş liderlerine maddi yardımda bulunmayı önerdi ve bu karayolu işgallerinde ve militan işsiz örgütlenmelerinin üye sayılarında ciddi düşüşlere yol açtı. Kirchner, adı çok fazla öne çıkmış askeri ve polis yetkillilerinin tasfiyesini de içeren politikalarıyla insan hakları örgütlerinin bir kısmını kendi tarafına çekmeyi başardı. Ayrıca Plaza de Mayo Anneleri de dahil olmak üzere birçok insan hakları örgütüne de maddi kaynaklar ayırdı. 1999-2002 dönemi radikal hareketlerinin kan kaybetmesiyle birlikte, 2003-2008 ekonomik toparlanması, mücadelesini daha çok işçi maaşlarının yükseltilmesi ve sistematik kriz döneminde kaybedilen çıkarların kurtarılmasına odaklayan sendikal hareketin kısmi canlanmasına yolaçtı.

Bolivya’da, neoliberal Carlos Mesa rejimi döneminde başlayan ekonomik patlama, ‘solcu’ popülist Evo Morales yönetimi altında devam etti. Hareketlerin taleplerini hızla yumuşatarak, merkez-sol zemine kaydı. ÇUŞ’lar tarafından işletilen temel doğal kaynakların devletleştirilmesini talep eden sosyal hareketler platformuna alternatif olarak, Morales demagojik bir şekilde ortaya attığı ‘kamulaştırmadan devletleştirme’ projesi ile ÇUŞ’larla ‘ortak işletmeler’ kurdu. Aynı şekilde, köylü ve yerlilerin toprak reformu talebine de topraksız köylülere Amazonlarda ekilmeyen devlet arazilerini açarak yanıt verdi. Aynı nedenden dolayı, en geniş özel tarım arazilerini de ‘sosyal işlevi’ yerine getirecek bahanesiyle kamulaştırma işleminden muaf tuttu. Yapısal değişikliği önlemek için Morales, maden ve gaz ürünlerinin fiyatlarındaki beklenmedik artıştan kaynaklanan ek gelirleri sosyal hareket liderlerini yedeklemek, asgari ücrette ufak artışları desteklemek, yerli topluluklarını sübvanse etmek, yasal ve politik haklarını desteklemek ve kendi topluluklarının üstünde bir yerli yargı yetkisini tanımak için kullandı.

Morales, koka üreticileri sendikasının liderliğini bırakmadı ve MAS (Sosyalizme Doğru Hareket) Partisi vasıtasıyla önemli cemaat-kökenli hareketler üzerindeki hegemonyasını sürdürdü. Küba Başkanı Castro ve Venezüella Başkanı Chavez ile olan sıkı bağları onu Washington’un ve onun ittifağı, merkezi Santa Cruz olan sağcılar tarafından kontrol edilen 5 eyaletin müdahaleci politikalarının radikal karşıtı haline getirdi. Aşırı sağcılar bahsedilen bu bölgede hakimiyetlerini sağladılar ve kırsal alanları paralize ederek Morales Hükümeti karşısında şiddetli ırkçı saldırıları gerçekleştirdiler, bunun karşısında çeşitli halk kesimleri ve sosyal hareketler Morales’e ülke çapında destek vererek ona sahip çıktılar.

Ekvador’da güçlü yerli hareketi (CONAIE) ve sendikalardaki ittifakları, neoliberal Lucio Gutierrez rejimini desteklediler ve büyük bir güç, destek ve örgütsel bağ kaybı yaşadılar. Toparlanma, birçok ABD-AB menşeli STK müdahalesi nedeniyle çok yavaş oldu.

Oturmuş sosyal hareketlerin ortadan kayboluşuyla birlikte, Rafael Correa öncülüğündeki yeni bir şehir kökenli ‘yurttaşlar hareketi’, yolsuzluğa batmış neoliberal Gutierrez rejimini devirdi ve seçmenleri hem 2006’da hem de 2009’da Rafael Correa’nın iktidara gelmesi için ona oy vermeye yöneltti. Correa, maaş ve ücret artışlarını sağlayan, küçük ve orta ölçekli işletmelere devlet destekli ucuz krediler sunan merkez-sol bir politik konumlanmaya adapte oldu. Dış borç ödemeleri ve Manta’daki ABD üslerinin sözleşmelerinin iptali konularında ulusalcı bir duruş sergiledi. Maden ve petrol fiyatlarındaki artış ve petrol zengini Venezüella ile olan sıkı bağları, Correa’ya Ant burjuvazisi ve halk kesimleri arasındaki desteğini garantiye almak için programını finanse edebilme imkanı sağladı.

Venezüella: Ekonomik patlama, özellikle de dünya petrol fiyatlarındaki üç katına varan artış, muhalefet darbesi ve 2002-2003 yıllarındaki ‘işverenler lokavtı’ nedeniyle yaşanan kriz sonrasındaki toparlanmayı kolaylaştırdı. Sonuç olarak Venezüella ekonomisi 2004-2008 arası her yıl yüzde 9 büyüdü. Chavez Hükümeti cömertce finanse ettiği bir dizi ilerici sosyo-ekonomik değişiklik üzerinden hükümet yanlısı sosyal hareketlerin güçlenmesini ve çekici hale gelmesini sağladı. Sosyal hareketler, muhalefet tarafından Başkanın suçlu olduğuna dair çağrısı yapılan referendumların başarısızlığa uğtratılmasında büyük rol oynadılar. Köylü örgütlenmeleri, toprak dağıtımını sağlayacak yasaların çıkmasını engellemeye çalışan, Chavez hükümetindeki muhalif bürokratların baskılanmasında belirleyici oldular. Sendika militanları grevler ve gösteriler düzenleyerek çelik endüstrisinin devletleştirilmesinde önemli bir rol üslendiler. Devlet kaynaklarındaki artışla birlikte Chavez hükümeti kamulaştırılmış işletmelerin hem sahiplerinin taleplerini, hem de işçilerin sosyal mülkiyet taleplerini karşılama becerisini gösterebildi.

Özet: Ekonomik büyüme ve merkez-sol hükümetlerin hakimiyetleri, yaşam standartlarında küçük iyileşmeler, işsizlikte düşmeler yarattı ve bazı sosyal hareket liderlerinin yedeklenmesini –radikal hareket etkinliğinin zayıflamasını ve geleneksel pragmatik, uzlaşmacı sendikaları yeniden canlandırdı. Bu ekonomik büyüme ve merkez-solun gelişme döneminde sadece Bolivya ve Venezüella’da bu merkez-sol hükümetleri istikrarsızlaştırmaya çalışan sağcı kitlesel hareketler şekil alabildi.

Ülkelerindeki (Venezüella, Ekvador, Bolivya, Brezilya) politik ve sosyal değişimlerde önemli bir rol oynayan sosyal hareketlerle, ülkelerindeki mücadelede marjinal kalanların karşılaştırmasını yaparsak, bir dizi önemli farklılık ortaya çıkar. Her şeyden önce, farklılıklar halk gösterisi sayısı, militan doğrudan eylem sayısı veya katılımcı niceliğinde değildir. Mesela Meksika, Peru, Kolombiya ve Orta Amerika’daki gösterilerin sayısı toplansa belki de Brezilya, Arjantin ve Bolivya’dakilerin toplamına eşittir ya da hatta daha fazladır. Farklılık yaratan ya da politik olarak anlamlı olan kitlesel eylemlerin kalitesidir. Marjinal etkide kalanların olduğu yerlerde, örgütler bölünmüş, dağınık, ulusal önderlikten ve yapıdan yoksun ve ulusal iktidarın kurumları üzerinde politik bir manivela misyonu görmekten uzaktır. Tam tersi, etkili sosyal hareketler ulusal çapta harekete geçebilen ve sosyal ve politik eylemleri koordine edebilen, merkezileşmiş ve politik iktidarın sinir merkezlerine -başkentlere (La Paz, Buenos Aires, Quito ve daha düşük bir ölçekte Sao Paolo) ulaşabilme yeteneğine sahipler. Kır ve şehir hareketlerini kombine edebilen sosyal hareketlerin yüksek tesiri, öyle ya da böyle, politik partiler içerisinde ittifaklar yaratabildi ve kültürel bariyerler arasında köprü kurabildi (yerli ve melez halk kesimleri arasında…).

Dünya ekonomik krizi ve sosyal hareketler-2008’den bu yana

2008 sonlarından ve 2009 başlarından itibaren dünya ekonomik krizi Latin Amerika’da yayılmaya başladı. Kriz Latin Amerika’ya daha geç ve ABD, AB’dekinden daha az başlangıç şiddetiyle geldi. Bu devam eden bir süreç olduğu için, bütünsel sosyo-politik etkilenimler ve ekonomik etkiler henüz net olmaktan uzak. Bugünden gözlemleyebildiğimiz, en azından başlangıç aşamasında şudur ki, güncel kriz 2001 yılı başlarında tanık olduğumuz kitlesel halk ayaklanmaları ve radikal sosyal hareketlerin doğuşu gibi bir durumu henüz harekete geçirmemiştir.

Ülkelere göre yıllık ekonomik büyüme oranları

Ülkeler 2007 2008 2009*
Arjantin 8.7 7.0 1.5
Bolivya 4.6 6.1 2.5
Brezilya 5.7 5.1 -0.8
Şili 4.7 3.2 1.0
Kolombiya 7.5 2.6 0.6
Kostarika 7.8 2.6 3.0
Küba 7.3 4.3 1.0
Ekvador 2.5 6.5 1.0
El Salvador 4.7 2.5 -2.0
Guatemala 6.3 4.0 1.0
Haiti 3.4 1.3 2.0
Honduras 6.3 4.0 2.5
Meksika 3.3 1.3 -7.0
Nikaragua 3.2 3.2 1.0
Panama 11.5 9.2 2.5
Paraguay 6.8 5.8 3.0
Peru 8.9 9.8 2.0
Dominik Cumhuriyeti 8.5 5.3 1.0
Uruguay 7.6 8.9 1.0
Venezüella 8.9 4.8 0.3
Latin Amerika ortalaması 5.8 4.2 1.9
Karayipler 3.4 1.5 -1.2
Latin Amerika ve Karayipler 5.8 4.2 1.9

*: Tahmini
Kaynak: ECLAC

Bir fark aranacak olursa, Arjantin gibi ülkelerdeki sağcı hareketler ve sandıksal örgütlerdeki kabarış, sağcı işveren örgütlerinin desteğini almış olan ABD destekli sağcı ordunun Honduras’taki darbesini ve Brezilya, Bolivya ve Ekvador’daki kitlesel sosyal hareketlerin süregiden ‘pragmatik’ davranış biçimini görmüş olmamızdır.

Tek istisna, örgütlü yerli topluluklarının Amazon bölgesinde Alan Garcia’nın ABD destekli sağcı iktidarı ile kitlesel silahlı çatışmaları yürüttüğü Peru’dur. Amazon yerlileri, yerlilerin topraklarındaki yeraltı madenleri ve doğalgazın işletilme haklarını yabancı maden ve gaz şirketlerine devretmeyi öngören hükümetin bir dizi kararına cevap vermiş oldular. Tarihsel bir perspektiften bakıldığında, yerli topluluklarının toprakların ve diğer kaynakların mülkiyeti ve geleneksel kullanımını modern ekonomik düzenbazlara ve neoliberal devlete karşı savunduğu bir mücadele olarak görüldüğünde bu çatışma ‘muhafazakar’dı.

Lümpen Burjuvazi:

Neoliberal devletin, uyuşturucu tacirlerinin ve işsiz yoksulların üçlü ittifakı

Bugün, Latin Amerika’daki en az incelenmiş, ancak en dinamik ve belki de en iyi örgütlenmiş sosyal hareket sağcı uyuşturucu trafiği hareketidir. Güçlü bir narko-burjuvazi tarafından yönetilen, ordu ve neoliberal devlet aygıtıyla sıkı bağları ve topraksız köylüler ve şehirlerdeki işsizlerden oluşturulan silahlı lümpen kadrosu olan Lümpen Hareket, Meksika, Kolombiya, Peru, Bolivya, Guatemala, Honduras, El Salvador ve diğer ülkelerde güçlü bir coğrafik ve sosyal varlık yarattı.

Bu, sağcı narko-hareketin kitlesel tabanı için zemini hazırlamış olan neoliberal tarım politikalarıydı. Kolombiya, Meksika, Peru ve Orta Amerika’daki mekanize edilmiş ve ihracata dayalı tarımın ödülü, milyonları yerinden yurdundan etmek oldu. Devlet terörü ve paramiliter ölüm mangaları, milyonlarca köylüyü topraklarından şehir varoşlarına sürdü. Bu ucuz ve ABD tarafından sübvanse edilen tarım ürünlerin geniş ölçekteki ithalatı, binlerce küçük ölçekli aile çiftliğini yok etti. Üretim sektöründeki durağanlık, göçmenleri emek-yoğun çalışma içinde hazmetme kapasitesinde değildi. Bu durum, ilerici sosyal hareketler için zemin olduğu kadar narko-sanayisi için de uygun işgücü olabilecek kırda topraksız ve şehirde işsiz genç nüfustan oluşan büyük bir rakam yarattı. Koka bitkisi ve afyon yetiştirmek, bunları rafine etmek ve uyuşturucu derebeyleri için uyuşturucu kaçırıp onlara askerlik etmek, bu umutsuz ve genç kadın ve erkekler için geçim fırsatı sağladı. 1990’larda ve 2000’li yılların başındaki derin ekonomik kriz ve durağanlık şehirlerde, uyuşturucu çeteleri tarafından çoğunlukla ölümcül işlerde asgari ücretle çalıştırılmak üzere hazır hale gelen geniş bir işsiz ve düşük ücretle çalışan kitle yarattı.

Sağ politik partiler, bankalar, işverenler ve toprak sahipleri birlikleri arasındaki bağlar, tüm Latin Amerika’da birbirini tekrar eden şekilde ortaya çıkmaya başladı. Kolombiya’daki uyuşturucu tacirleri, solcu ya da ilerici örgütleri desteklediklerinden şüphelendikleri köylü topluluklarının ölüm mangaları tarafından katledilmeleri sonucu büyük toprak sahipleri haline geldiler. ‘Sicarios’* veya ‘kiralık katiller’, çoğunlukla patronlar ve uluslararası şirketler için katil olarak ‘çalışan’ köylü ve işçi sınıfından gelen genç erkeklerdir. Yalnızca Kolombiya’da her yıl yüzlerce sendika, köylü ve yerli önderlerini öldürdüler. Kolombiya Kongresi üyelerinin üçte birinden fazlası, başkan Uribe’nin başlıca destekçileri, uyuşturucu kartelleri tarafından finanse edilmektedirler. Uribe’nin, ünlü uyuşturucu tacirleri ve ölüm mangaları milis liderleri ile uzun döneme dayanan bağları mevcuttur.

Meksika’da uyuşturu tacirleri, yaygın olarak yoksullaştırılmış köylüleri istihdam etmektedirler. Meksika’daki pekçok eyalette narkolar, en alttakinden tepedekine binlerce hükümet görevlisini satın almışlardır. İstihdam ve sosyal güvenlik ağının olmayışından dolayı pekçok yoksul, uyuşturu sektöründe iş bulmaktadır. Uyuşturucu tacirleri, yoksullara nakit para dağıtarak ve ihtiyaç duydukları kimi hizmetleri sunmak gibi kimi ‘hayırsever’ aktivitelere katılmak suretiyle yüksek sınıf finans çevreleriyle ittifaklar ve işveren birlikleri kurmuşlardır. Uyuşturucu tacirleri, genellikle illegal kazançlarını ABD, Kanada ve Avrupa’daki büyük bankalar aracılığıyla ve daha sonra gayrımenkul, turistik kompleksler ve arazi alımı ile aklamaktadırlar.

Uyuşturucu kaçakçısı organizasyonlar ve ölüm mangaları Santa Cruz’daki (Bolivya) sağ kanat hareketlerle, Meksika ve Kolombiya’da olduğu gibi El Salvador, Guatemala ve Honduras’taki sağcı politik partilerle yakın bir şekilde birlikte çalışmışlardır.

‘Lümpenleştirme’ süreci iki yol dolayımında gerçekleşir: Bazı durumlarda genç işsiz erkekler, direkt olarak yaşadıkları yerlerdeki yerel çeteler tarafından istihdam edilirler; diğer durumlarda ise toprağı elinden alınan, iflas eden ve yoksullaştırılan çiftçiler ve uzun dönem işsiz olan çalışanlar aşamalı olarak ‘illegal’ işgücü pazarına doğru zorlanırlar.

İhracattaki büyüme dönemlerine rağmen duraklamanın uzun dönemli ve geniş ölçekli süreci, kır yoksullarını marjinalleştirmiş ve telafi edici önlemler ve şehirlerde asgari ücret karşılığı istihdam yaratmaktan uzak bir şekilde yoksullaşmayı hızlandırmıştır. Bu yerinden yurdundan edilmiş, marjinalleştirişmiş köylüler ve işçilerin kriz ve sınıfsal kutuplaşma dolayımında ‘lümpenleştirilmesi’ne, ‘tepedeki’ birkaçının ekonominin ve devletin elitleriyle sıkı bağlar kurmasına ve ‘aşağıdaki’ geniş kitlenin ise orta sınıf dejenere ve tüketimci hayat tarzına özlem duymasına dayanan kendi hiyerarşik yapısına sahip bir ‘lümpen kültürü’nün yükselişi eşlik etmiştir.

Yeni bin yılın ilk on yılıyla birlikte, Meksika, Kolombiya, Orta Amerika ve Jamaika gibi Karayipler’deki bazı ülkelerdeki sağcı lümpen-narko hareket, güç ve etki noktasında ilerici halk hareketlerinin çok ötesine geçmiştir. ‘Yasal’ sağcılar ve sağcı ‘narko’ hareketler arasındaki ilişki, hem işbirliği hem de çatışma anlamına gelir: Güçlü köylü ve sendikal hareketler ile ilerici hükümetlere karşı güçlerini birleştirirler. Lümpen-narkolar, seçimle işbaşına gelmiş olanlar dahil ilerici önderleri öldürmek ve onların köylüler ve şehir yoksulları arasındaki yandaşlarını terörize etmek için ‘şok birlikler’ oluştururlar.Öte taraftan, sağcılar arasında her an şiddet dolu bir çatışma patlak verebilir, özellikle lümpen-elit devletin yasalarını, mali çıkarları, ABD’nin narkotik bürosu (DEA) ile olan ilişkileri ihlal ettiğinde ve burjuva sınıfının meşruluğunu sorgulamaya başladığında.

Latin Amerika’daki sosyal hareketler ve ekonomik kriz / durgunluk

Ekonomik krizlerin sınıflar ve sosyal hareketler üzerinde çeşitli ve kapsamlı etkileri olur.

1990’larda ve 2000’li yılların başındaki derin ekonomik kriz toplumdaki sınıfları radikalleştirdi ve seçimle iktidara gelmiş olan neoliberal hükümetleri devirerek yerlerine ‘merkez-sol’ hükümetleri geçiren ‘yüksek etkili’ protestoların ve halk ayaklanmalarının yaygınlaşmasına sebebiyet verdi. Aynı zamanda neoliberal kriz nedeniyle gerçekleşen sosyal değişiklikler, şehirlerde ve kırsal alanlarda yoksullaşmaya neden oldu. Bu, kitlesel halk tabanına dayanan önderler tarafından başı çekilen dinamik karakterdeki solcu sosyal hareketin ve lümpen-narko şefler tarafından yönetilen ve ekonomik elitler tarafından desteklenen sağcı hareketlerin gelişmesine yol açtı. Devlet içerisindeki pozisyonlardan ve ordu ile paramiliter ölüm mangaları dolayımında yaratılan muhafazakar, aşırı sağcı halk hareketleri.

Üretim patlaması ve ‘merkez-sol’ hükümtlerin etkinlik kazanması, aşağının taleplerinin yukarının uzlaşma niyeti karşısında ‘ılımlı’ bir hale dönüşmesine neden oldu. Geniş ölçekte istihdam yaratma ve yoksulluk karşıtı programlar, ucuz kredi ile ücretlerdeki artışların tümü, kitlelerinin politik hattını ılımlılaştırmaya dayanıyordu. Sendikalar baş aktörler olarak yeniden ortaya çıktılar ve toplu sözleşmeler kitlelerin direkt müdahalesinin yerine geçti. Buna karşılık, askeri çatışma sürecine katılan köylü hareketi izole edilmiş bir hale geldi. Bu dönemdeki ana politik faktör, sınıfların harekete geçmelerinin engellenmesi, direkt müdahaleci hareketlerdeki düşüş ve finans, arazi ve maden işletmesi sahibi elitlerin güçlerinin sağlamlaşan ekonomik pozisyonları dolayımında restore edilmesi oldu. Yeniden toparlanan sağ, Bolivya, Arjantin ve Orta Amerika’daki kendi ‘direkt müdahalelerini’ yönetmek üzere ipleri eline aldı.

2008-2009 krizi başgösterdiğinde, ilerici hareketler cevap vermekte yavaş ve merkez-sol hükümetlerin ‘çatısı altında’ kaldılar. Bu hükümetler üretimdeki çöküşün olumsuz sonuçlarından sorumlu olarak tutuldukları için solcu sosyal hareketler zayıf bir pozisyonda kaldılar ve radikal alternatifler sunmayı başaramadılar.

Dünya ekonomik krizinin, ‘kuzeyi’ (ABD/Avrupa) Latin Amerika’dan daha önce ve daha sert vurduğunu hatırlamakta fayda var. Latin Amerika’daki sosyal etki başlangıç açısından daha zayıftı. İşsizlik, ana olarak 2008’in son aylarında arttı. Bu krizin aşamalı olarak ortaya çıkışı, sistemin en son 1990’lar-2002’deki ve halk ayaklanmalarına hız veren geniş çaptaki sarsılması ile tezat bir durum oluşturmaktadır. Ek olarak, bu erken krizin bir sonucu olarak sermaye ve finans sektöründeki denetimler, toksik varlıkların ve finansal krizin ABD’den Latin Amerika’ya yayılımını sınırlandırma sonucunu yarattı.

Dahası Latin Amerikalı ülkeler ticaretlerinin yönünü özellikle Asya’ya, her yıl yüzde 8 dolayında büyüyen Çin’e doğru kaydırmaya başladılar. Bu değişiklik ve finansal kontroller, ABD’nin finansal çöküşünün Latin Amerika ekonomisi üzerineki etkisini sınırladı. Ek olarak, krizin ilk işaretlerine cevap olarak erkene alınan ‘teşvik edici’ önlemlerin, küresel kriz / durgunluğun Latin Amerika üzerindeki etkisini dönemsel olarak iyileştirici bir etkisi oldu.

Buna rağmen kriz Kuzey’de derinleşirken Latin Amerika ticari seviyesi düşüşe geçti ve bölgede eksi büyüme yaşandı. Sonuç olarak ihracata dayalı sektörlerde ve iç ekonomi için yapılan üretim sektörlerindeki işsizlik oranı arttı. Buna karşılık sağ kanat partiler ve liderler merkez-sol hükümetleri suçlamaktalar. Arjantin, Bolivya ve Ekvador’daki hareketlenmeler, ABD başkanı Obama’nın geri dönüş stratejisinin desteğini alarak bu hükümetleri seçim yoluyla veya darbe yoluyla ülkeden kovmak için kollarını sıvadılar. Ülkedeki stratejik ABD askeri üssü tarafından gizli bir şekilde desteklenerek Honduras’ta 2009 Haziran’ında yapılan darbe, Washington’un askeri anlamdaki bir bağımlısını/işbirlikçisini bölgedeki yeni, bağımsız ‘merkez-sol’ hükümetleri devirmek için harekete geçirmiş olduğunun ilk işaretleridir. Bu özellikle, ALBA ve PetroCaribe gibi yeni entegrasyon programları çerçevesinde Venezüella ile ilişkilenen Orta Amerika ve Karibik ülkeleri için geçerlidir.

Güncel ekonomik kriz süresince gerçekleşen ilerici halk protestolarının ilk gösterileri direkt olarak ekonomik düşüşle bağlantılı değildir. Peru’daki Amazonlu yerli toplulukları, militan bir şekilde yol kesmeler ve ordu ile yüz kişi civarında ölü ve yaralı ile sonuçlanan silahlı çatışmalar örgütlediler. Bu kitlesel hareket, Peru hükümetinin yaptığı, madenlerin işletim haklarının yabancı çokuluslu şirketlere devredilmesini öngören ve yerlilerin Amazon bölgesindeki toprakları üzerindeki haklarını ihlal eden anlaşmalara karşı geliştirdikleri bir cevap oldu. Amazon yerlileri ile dayanışma amacıyla Lima dahil pek çok şehirde gösteriler düzenlendi. Kongre, kitlesel ayaklanmadan çekindiği için anlaşmaları bir süreliğine erteledi. Bu, yerli topluluklarının en büyük başarısı oldu. Dahası, Amazon’daki yerli topluluklarının bu başarısı, Peru’nun pek çok büyük kentinde ürünlerin fiyatlarındaki düşüşten kaynaklanan ekonomik daralmaya cevap olarak yaygın bir şekilde yapılan uzun süreli grevler ve prostestolardaki patlamaya neden oldu.

Honduras’ta uzun bir süreden beri devam eden halk mücadelesi, bağımsız bir dış politika izleyen, ılımlı bir reformist olan devlet başkanı Zelaya’yı deviren askeri darbeye bir cevap niteliğindedir. Şehirdeki halk katmanları, sendikalar ve köylü hareketi tarafından yönetilen bu mücadele, demokratik, ulusalcı ve halkçı talepleri bir araya getirmektedir.

Ekonomik kriz, henüz bu iki kitlesel halk hareketinin dışında 2000-2003 yılları arasındaki ve daha önceki kriz esnasında ortaya çıkmış olanlara benzer kitlesel radikal ayaklanmalar ortaya çıkarmamıştır. Kitlesel hareketlerin ekonomik krize dönük vereceği karşılıklar noktasında bazı olası açıklamalar ve varsayımlarda bulunabiliriz.

Varsayımlar

1. Ekonomik krizin bütünsel etkisi henüz toplumsal sınıfları vurmamıştır –kriz, 2008’in sonlarına doğru başlamış ve sadece 2009 yılının ilk çeyreğindeki işsizlik artışı kayıt altına alınmaya başlanmıştır.
2. Mevcut kriz, başlangıç olarak, alt orta sınıfı, memurları ve kalifiye işçileri vurmadı. Sınıflar yüksek oranda katmanlara ayrılmış durumdadır, bu nedenle daha önceki krizlerde olan sınıflar arası dayanışmanın ve ittifakların zayıflaması söz konusudur.
3. Bir önceki dönemden farklı olarak, kriz sosyal hareketler tarafından desteklenen bir örgütlü sosyal tabana sahip olan ‘merkez-sol’ hükümetler tarafından yönetilen pek çok ülkede ortaya çıktı. Bu hükümet-hareket bağlantıları, aşırı sağa geri dönüş korkularının ötesinde kitlesel protestoları nötralize etti.
4. Solun kitlesel hareketleri, göreceli bir pasiflik ile yanıt verdiler –kısmen, hükümetler ekonomik teşvik önlemleri ve bazı iyileştirici sosyal politikalarla sürece müdahalede bulundukları için. Krizin devamı ve derinleşmesi ile ılımlı halkçı müdahalelerin yetersiz korumacılığı muhtemel kitlesel mücadelelerin yeniden kabarmasına yol açabilir.
5. Seçimle iktidara gelen merkez-sol hükümetlerin artan ekonomik kırılganlığı ve ilerici sosyal hareketlerin görece pasifliği, iktidara yeniden dönmek için zemin yaratma amacıyla sokak ve seçim politikalarını kombine eden sağ kanat kitlesel hareketlenmelere politik alan ve fırsatlar açtı.
6. Uzun süreli işsizlik yerleştikçe ve eğer gelişecek hareketler, önemli mücadeleler yürütürken kronik bir şekilde işsiz kalanları örgütlemekte başarısız olurlarsa, bu kriz, lümpenleşme sürecini hızlandıracak gibi gözükmektedir.
7. Burjuvazi ve onun politik destekleyicileri, haksız kazanç sağlayacakları kimi kaynaklar bulduklarında, uyuşturu tacirlerinin ve diğer suç örgütlerinin aracısı ve ‘koruyucusu’ olarak ve solcu sosyal hareket önderleri ile aktivistlerini ortadan kaldırmada onlarla hareket edeceklerdir.
8. Lümpen-sağın yükselişi, meşru ve gayrımeşru iktidar unsurlarının sosyal hareketleri bastırma ve nüfuz için rekabet etme biçiminde şekillenen sanal bir ‘ikili iktidara’ önderlik edebilir.
9. Sosyal hareketlerin görece pasifliği, koşulların süreç içinde birbirine benzemesinin etkisi altındaki geçici bir durum gibi gözükmektedir. Eğer kriz derinleşir, zamana yayılırsa ve sağcı hükümetler iktidara geri gelirlerse yakın geçmişteki tarihi deneyimler, baskıcı sağcı hükümetler varlığının yanısıra yoksulluk ve işsizlikteki yoğun artışın, daha öncesinde ‘pasif’ duran halk katmanları cephesindeki kitlesel ayaklanmalara neden olabileceğinin altını çizerek bunu önermektedir.

16 Ağustos 2009

“Yol haritası” ve kurucu meclis – Haluk Gerger

2009 Eylül 3
tags:
Geliştirici: cevirgec

“Kürt Sorunu”nda “yol haritası”nın ana aktörünün Abdullah Öcalan olması doğal; esas olarak, ardındaki yığınsal/örgütsel destek nedeniyle ve  “Çözüm”e giden uzun yolun anahtarıyla kozlarını elinde tuttuğu için böyle bu. Temsiliyete Öcalan’dan başlayın, PKK ve DTP’ye uzanın, oradan Kürt halkına ulaşın. Onsuz “yol haritası” ya da çözüm olabilir mi? “Olur” diyenlerin, yani Kürt halkını dikkate almayanların önünde artık tek yol var: Savaş suçlarını işlemeye devam etmek ve günün birinde bunun kefaretini ödemek! Ve bu arada Türk halkına da onulmaz zararlar vermek. Egemenler arasında, şayet varsa, “Realite”yi kabullenenlere düşense, Obama’nın, yani onların pek sevdikleri deyimle “dış mihraklar”ın, belirledikleri “yol haritası”nın ötesine geçebilme basiretini göstermek.

Neydi emperyalizmin “yol haritası”? Türkler ve Kürtler, emperyalizme hizmet yolunda ve onun himayesinde, anlaşacaklardı. Kürtler,  ana hatları ve sınırları “üç aşağı beş yukarı” bugün belirlenmiş statükoya razı olacaklar ve bu “kazanımları”nı elde tutabilmek için Amerika’ya mahkûm kılınacaklardı. Buna karşılık TC de, nihai bitirilişine giden yolda ilk adım olarak, PKK’nin silahlı kanadının tasfiyesi karşılığında, Türkiye Kürtleriyle Güney’li önderlikleri muhatap alarak sürece katkıda bulunacaktı. O da, ilerde bir adım daha ileriye gidilmemesi için, emperyalist garantöre mahkûm ve medyun kalacaktı. Kürtler ve Türkler birbirlerinden korkmaya ve dolayısıyla da emperyalizme sığınmaya mecbur kalacak, ona hizmete koşulacaklardı.  Bölgedeki muhayyel emperyalist statükonun bekçileri, aynı zamanda, Ortadoğu’da Arap olmayanlar olarak, Arap işbirlikçilerle birlikte,  Araplara karşı bir setin altyapısını da döşemiş olacaklardı böylece.  Bu, aynı zamanda, İran ya da Suudi Arabistan, ayağa kalkmış İslamcılara karşı bir “laiklik cephesi” anlamına da gelecekti. En büyük fundamentalist ve anti-Arap Siyonist Devlet de bu koalisyon içinde emperyalist planlara “tüy dikecek”ti.

Başbakan Erdoğan Ahmet Türk’le görüşerek Obama “yol haritası”ndaki ilk ürkek adımı attı. Oysa, bugünlerde doğrudan ayakları bu coğrafyaya basan, otantik,  yerli bir “yol haritası” da İmralı’dan, yani “Sorun”un ve Savaşın öteki tarafından gelmekte. Şimdi göreceğiz, “dış mihrakların yol haritası”nı mı, “Kürt yol haritası”nı mı referans alacak Türkiye. Bunun yol ve yöntemi ise ayrı bir konu ve işin özünü oluşturmuyor.

Bu “yol haritası”nın tartışılmasına başka ve eleştirel Kürt sesleri de katılacak kuşkusuz. Onlar da dinlenmeli mutlaka. Ayrı devlet hakkını savunanından federasyon, otonomi ve öteki çözümleri yeğleyenler de seslerini özgürce ve örgütlü olarak duyurabilmeliler. Kürtlerin tamamı bakımından seslerini duyurmak da yetmez, sürece katılımları da sağlanmalıdır elbette. Toplum dinlemeli ve tartışmalı. Çözüme giden yol haritasının sıçrama noktasını bu oluşturabilir ancak.

Bu arada, Türkiye emek güçleri de seslerini yükselteceklerdir. Onların çıkış noktasını Lenin’den devralınan miras belirleyecek elbette. Ne demişti Lenin ezen ulus devrimcilerine? Özcesi, siz maksimum talepleri dillendireceksiniz,  kardeşliğin de,  gönüllü birliğin de, sınıfın birliğine ilişkin tercihlerin meşruiyeti de, “ayrılma hakkı”nın ikirciksiz kabulünde aranmalı demişti. “Kendi kaderini tayin hakkı” ilkesinin tavizsiz savunusu Türkiyeli devrimcilerin, bunun nasıl kullanılacağıysa Kürtlerin işi olmalı bugün. Öcalan’ın “yol haritası,” günün koşullarında,  ana Kürt damarının bu konudaki ilkelerini, yöntemini, hedeflerini belirleyecek.  Olabilecek en olumsuz koşullarda yapılırken bu, en ileri programla Kürdün yardımına koşmak da devrimciliğin “turnusol işlevi” sayılmalı bugünlerde.

Bir faşist reaksiyon, konuyu sürünceme içinde çürümeye havale etme ya da gözbağcılığı uyanıklığı egemenlik sisteminin başlıca seçenekleri olarak saptanabilir ama, kökenleri Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’na dayanan sömürgeci statükonun “pandora kutusu” açılmıştır bir kere. Bu nedenle, ileriki günlere ve gelişmelere ilişkin bir strateji oluşturma görevi de devrimcilerin önünde durmaktadır.

Şimdi öncelikle iki şey gerekmektedir. Birincisi, “olması gereken”i, inandığınız “doğru”yu söylemek; ikincisi de, işlerin nereye doğru evrileceğine ilişkin bir perspektif oluşturmak. Varsın kimileri “gerçekçi” olsunlar, “olabilecekler” üzerinden “evrimsel” yaklaşımları yeğlesinler. Bu arada birilerinin de işin “doğrusu”nu, “olması gereken” yanını vurgulaması, ayrıca, geleceğin yönüne ilişkin düşünce egzersizi yapması gerekir. Tartışmanın ilerleticiliği ancak böyle ortaya çıkar.

Bugün artık Düzenin fiilen çökmediği ama üzerinde inşa edildiği bütün argüman, varsayım ve kurumsal/ideolojik temellerin iflas etmekte olduğu bir tarihsel döneme girmekteyiz. Bu, aynı zamanda, Kürtlerin inkarına ve şiddete dayalı Düzen’in çok boyutlu yenilgisine de işaret etmektedir.  Düzen’in geleneksel emperyalist destek payandası da özgül ağırlığını taşıyamaz haldedir. Bu durum, kaçınılmaz olarak, bir yeniden inşa sürecinin de başlangıcı demektir. Bu durumun, aynı zamanda, sınıf hareketinin dibe vurduğu ve şovenizmin emekçileri de yaygın biçimde zehirlediği bir ortamda oluştuğunu da unutmamak gerekir. Bu koşullar altında, yeniden insanın, günümüz koşullarında, burjuva-demokratik bir form içinde olacağını ve gidişatın bir “Kurucu Meclis” oluşumunu toplumsal gündeme sokacağını ya da bu yöndeki bir talebin yükseltilmesinin koşullarının oluşabileceğini düşünebiliriz. En azından, devrimciler tarihi bu yönde itmeye hazırlanabilirler. Aslında bizim inancımız odur ki, bir “çözüm süreci”nde de, çözümsüzlüğün dayatılmasının ardından gelen büyük yıkım sonrasında da, bir gün mutlaka, yeni bir devlet inşası bütün ağırlığı ve aktörleriyle gündeme gelecektir.

“Bu ülkeye komünizm gerekirse onu da biz getiririz” anlayışı bugün de “Kürt Sorunu’nu gerekirse biz çözeriz” diyor. “Kürtsüz Türk çözümü” garabeti Kürtleri aşağılamanın bir başka yolu olsa gerek. Bu, özünde, “çözümsüzlüğü” yeniden üretmek ve dayatmaktan başka bir şey değil elbette. Ola ki, çözümle çözümsüzlük dinamiklerinin iç içe bulunduğu yumak içinde çözüm dinamiklerinin etkisiyle her şeye karşın yine de “negatif barış”a giden yol kendini dayatırsa, yani TC’nin her alandaki yenilgileri derinleşerek sürer ve egemenlik sistemi takatten düşer, yeni bir yıkıcı savaşı göze alamaz hele gelirse, bu, kesin olarak, statükonun siyasetini, hukukunu, ideolojisini, kurumlarını, sosyal normlarını vb. yapıtaşlarını aşacaktır. Bir başka ifadeyle, çözüme giden yol dahi, ne kadar samimiyetsiz, numaracı, tasfiyeci olursa olsun, tek başına bu Düzen’e sığmaz; mutlaka bir “yeniden inşa” sürecini gündeme sokabilir.

Çözüm değil, çözüme giden yol ve bu yöndeki bir demokratikleşme de köklü değişiklikleri zorunlu yapar. Anayasa ve yasalardan kurumlara, siyasetten sosyal normlara ve en önemlisi de zihniyete uzanan bir dizi devasa dönüşüm de, kaçınılmaz olarak, yeni bir siyaset tarzı ile yeni devlet yapılanmasını gerektirir. Bunun için de, yeni bir siyaset zemini ve hukuksal düzen, anayasal temel gerekeceğinden anayasa yapıcı bir kurucu ögeye ihtiyaç ortaya çıkabilecektir. Zaten unutmamak gerekir ki, sınıflı toplumlarda, bir sınıfsal baskı aracı olarak, devlet erki olmaksızın, burjuva ya da proleter, demokrasi olamaz. Önemli olan, burjuva düzende bu erkin demokratik niteliğinin olabildiğince geliştirilebilmesidir. İşte bu noktada da bir “kurucu meclis” tartışması akla gelmektedir.

Çözümsüzlük dayatması ve bunun getireceği kesin olan yıkım da, sonunda, TC çerçevesi içinde bir “yeniden inşa süreci”ni getirecektir. O yıkımın küllerinden 12 Eylül türü bir Danışma Meclisi’ne mi bürünür bunun kurumsal yapısı, yoksa Portekiz’in “Karanfil Devrim” sonrası yapılanmasını mı ya da burjuva-demokratik formlarının Kürt-Emekçi kurumlarıyla aşılmasını mı getirir, onu elbette zaman gösterecektir ama yine bir kurucu kurum kaçınılmaz olacaktır.

“Kurucu Meclis”ler,  genel olarak, eski düzenin çöktüğü ve yenisinin özellikle anayasal altyapısının oluşturulmaya başlandığı zamanlarda gündeme gelirler. Böyle zamanlarda, yeniyi inşaya hazır sınıfsal güçlerin önderliğinde toplanırlar ve hükümlerini icra ederler. Fransız Devrimi’nin başında, yükselen burjuvazinin, feodal aristokrasinin mutlakiyetçi monarşisini tasfiye yolunda, topladığı “milli meclis” gibi. Bazen de, 1917 Rusyası’nda “Kurucu Meclis”in yerini işçi sovyetlerine bırakması gibi, yeni toplumsal sınıflarca aşılırlar. O zaman Lenin, Bolşeviklerin “kurucu meclis” çağrısını, “tam anlamıyla meşru” bir girişim olarak savunmuş, “kurucu meclis”in “bir burjuva cumhuriyetteki en yüksek demokratik formu temsil ettiği”ni söylemişti. Ama “bir burjuva cumhuriyette!”

Türkiye gibi bir ülkede de ve özellikle “milli mesele”nin çözüm sürecinin gerektirdiği “burjuva demokratik cumhuriyet” inşa zamanında “kurucu meclis” (minimal) sınıf programının da bir parçasını oluşturabilir elbette ama aynı zamanda onun burjuva-demokratik bir zemin olduğu da gözden kaçırılamaz. Bu kurum, sosyalist devrim aşamasına geçişte ancak bir sıçrama platformudur ama milli sorunun çözümünde stratejik bir araç olabilir. Egemenlerin “yol haritası” nasıl tecelli ederse etsin,  faşist bir diktatörlük macerasının karanlıklarında yeniden yükseltilecek Kirli Savaş’ın ateşi altında veya tasfiyeci göstermelik reformlar aldatmacasının çürütücü gevşekliğinde olsun, bu türden bir talebin öne çıkartılması gerekebilir; elbette onun aşılmasının koşulları için de durmaksızın mücadele edilmesiyle birlikte.

Böylesi bir yapılanmayı, teorik olarak, yeni bir devlet yapısının ve onun anayasal temellerinin belirlendiği forum ve bu arada da, halkın demokratik enerjisinin bütünüyle açığa çıkmasının kurumsal araçlarından biri olarak düşünmek mümkündür. Kuşkusuz bugün kurucu meclislere yol açan klasik durum sözkonusu değil; eski düzen çökmemiş ve yeni bir toplumsal sınıfın düzen inşası yaşanmamaktadır. Bu durumda, seçimle yenilenmiş mevcut parlamentoya paralel bir oluşum olarak da gündeme gelebilir böyle bir kurum. Kürt Sorunu’nda tam burjuva-demokratik bir ortamın inşası için iki halkın eşit, öteki etnik-kültürel yapıların da belirli kontenjanlar temelinde temsil edileceği, korporatif esaslara göre seçilmiş üyelerin bulunduğu, sendikaların, odaların, meslek kuruluşlarının, sivil toplum örgütlerinin, ilgili yerel yönetim temsilcilerinin de içinde yer alacağı, bütün demokratik taleplerin tartışılacağı radikal demokrat bir yapı, bugünkü parlamentonun varlığı koşullarında, sözü edilen “akil adamlar”ın ve “adalet komisyonu”nun yerini de alabilir, mevcut parlamentoyla ilişkileri ayrıca belirlenebilir. Tabii ayrıca unutmamak gerekir ki, böylesi özel durumlarda, milliyetçi-gerici reaksiyonun yükselmesi halinde, bu kurum karşıdevrimin bir manivelasına da dönüşebilir. Ama aynı zamanda, Türkiye’deki yaygın şovenizmin kırılması ve yığınların halkların kardeşliği temelinde yeniden siyaset ve tarih sahnesine çıkabilmesi için gerekli zemin/ortam da yeni devlet inşa sürecinin kurumları etrafında oluşturulabilir. İşte “kurucu meclis”in tartışılması da, onun gerçekliğe dönüşmesi de buna hizmet edebilir. Siyasette “iki yanı keskin bıçak ikilemi” zaten böyle ortaya çıkar.

Bizim düşüncemiz odur ki, Türkiye kapitalizmi ve onun egemenleriyle kurumları, kendi başlarına demokratik bir dönüşüme hazır değillerdir. Hatta rejimlerinin ve devletlerinin bekasını bugünkü artık sürdürülemez statükoya çıpaladıkları için demokratikleşmeye düşmandırlar da. Üstelik bugünkü yapı içinde ne gerçekten çözüm irade ve kararlılığına sahip bir toplumsal güç vardır egemen blok içinde, ne de buna çatı olabilecek bir kurumsal yapı. Ne var ki, aynı zamanda, düzen güçleri yenilmişlerdir ve umarsızdırlar. Bu süreç içinde gelişmelerin öz dinamikleriyle düzen kendi bunalım ve çaresizliğinin ağırlığı altında kalabilir, kendiliğinden sosyal patlamalarla “kurucu meclis” ihtiyacına doğru bir gidiş ortaya çıkabilir. İşte böyle bir konjonktürde sorun, yıllardır koşullandırılmış Türk halkının demokratikleşme doğrultusunda iknasında yatmaktadır. O muazzam enerjinin açığa çıkmasında sınıfsal taleplerle de güçlendirilmiş bir yeniden inşa ve buna bağlı “kurucu meclis” çağrısı öyle bir rol oynayabilir ki, hem eşitlik temelinde milli meselenin özgürce tartışılmasına olanak tanır, hem burjuva demokratik çözüm olanağını yaratabilir, hem de bağrında kendi aşılımını taşıyarak proleter-devrimci dönüşüm ve sosyalizm bakımından yeni olanaklar yaratır. Bu türden bir yapılanmanın resmi parlamentonun varlığı koşullarında (yani cari düzenin tam çöküşünün gerçekleşmediği ama yeni politik formlara açılan dinamiklere de mecbur kaldığı koşullarda) dahi bir halklar meclisi ya da ikili iktidarın sovyetine dönüşme olasılığı üzerinde de düşünülmelidir.

Toplumun bütün güçlerinin temsil edileceği ve son derece geniş bir demokratik çerçeve içinde işleyecek süreçte, devrimcilerin müdahale olanaklarına kapı açacak her girişim ve araç şimdiden düşünülmelidir. Acaba bir tür “kurucu meclis” yapılanmasına ilişkin tartışmalar bu yönde bir hazırlık oluşturabilir mi? Bu, bugünün meselesi gibi görünmemektedir ama, başta da belirttiğimiz gibi, gidişin, zikzaklı da olsa, bu türden duraklara ulaşma olasılığı vardır. Dolayısıyla, önerimiz ya da gündeme getirmek istediğimiz konu zamansız, yersiz ve hatta “uçuk” görünebilir ama egemenlik sisteminin bizi içine hapsetmek istediği “ben yaptım oldu” olupbittisinin kısır döngüsünü kırmanın bir çabası ve önerisi olarak da değerlendirilebilir. Bana öyle geliyor ki, devrimci sosyalistlerin bu uyuşturucu-dolandırıcı-tasfiyeci hengamede en somut programatik şiarını “kurucu meclis” talebi oluşturabilir.

1 Eylül 2009

Paris ayaklanması: Nasıl tanımlamalı, nasıl konumlandırmalı? – İlker T. Şahinoğlu

2009 Eylül 3
Geliştirici: cevirgec

Paris’te 27 Ekim 2005’de iki Mağrip kökenli gencin polisten kaçarken sığındıkları elektrik trafosunda çarpılarak yaşamlarını yitirmeleriyle başlayan, Fransa’nın 300 kadar kent ve semtine yayılan ve polisin uzun süre kontrol altına almayı başaramadığı isyan, Türkiye’nin ve dolayısıyla Türkiye solunun da gündemini işgal etti. Tayyip Erdoğan meseleyi, Fransa’daki başörtüsü sorununa bağlarken, Aydınlanmacı-İlerlemeci ideolojik çizginin sol versiyonu isyanı Fransa’da yaşanan sosyal problemlere bağlamayı tercih etti, aynı çizginin sağ versiyonu ise entegrasyon sorununun aşılamamasının üzerinde durdu. Marksist solun bileşenleri ise ayaklanmanın nedenini kapitalizme, neo-liberal politikalara bağlamak konusunda ortaklaşsalar da ayaklanmanın aktörlerini tanımlamak ve ayaklanmayı konumlandırmak konusunda farklı yaklaşımları dile getirdiler.

Paris isyanı karşısında Türkiyeli sosyalistler

Kızılbayrak çevresi, ayaklanmayı kapitalizmin mağduru olan “göçmen banliyö gençliğinin düzen dışı hareketi” olarak tanımlarken, bu hareketin işçi hareketiyle buluşamadıkça gerçek bir devrim hareketine dönüşemeyeceğine işaret etti[1]. Benzeri bir yaklaşımı Yüksel Akkaya da, önce Kızılbayrak’ta, sonra da sendika.org’ta kaleme aldığı yazılarda yineledi[2]. Akkaya, isyanın 10 yıl önce Los Angeles’ta meydana gelen siyahların ayaklanmasıyla benzerliğine işaret ettikten sonra, her iki eylemin de ortak eksikliğini şöyle tespit etti: “her iki isyan da kapitalizmin uygulamalarının yarattığı bir tepkidir ve kapitalizme karşıdır. Ancak, siyasal bir önderlikten ve sınıf eksenli bir bilinçten yoksun olduğu için, devrimci bir başkaldırıdan çok, ilkel bir tepki olmanın ötesine geçememişlerdir. Geçemedikleri için de bu “isyan” devrime dönüşememiş, kapitalistlere korku salan bir büyülü Paris İsyanı olarak tarihe geçmiştir.” Keza Evrensel Gazetesi’nde yayınlanan köşe yazısında Kâmil Tekin Sürek de aynı vurguyu yaptı: “Fransa’da işsiz, yoksul ve ezilenlerin haklı ve meşru tepkisi; işçi sınıfının politik önderliğinden yoksun olması nedeniyle kendiliğinden ve yanlış mecralarda seyrediyor.” Aynı yazıda Sürek isyanı “ezilenlerin ayaklanması” olarak tanımladı[3].

Ayaklanmanın, “’daha fazla demokrasi’ adına, ‘sosyal devlet’ teorisiyle AB’ye üyeliği savunanların riyakarlığı”nı yüzlerine çarptığını vurgulayan Yürüyüş dergisi ise, ulusalcı bir anti-emperyalist tutumu öne çıkartan ideolojik duruştan hareketle, “Ezilenlerin, aşağılananların öfkesi, AB’nin parıltılı ambalajını da, AB’ciliğin teorilerini de yakıp geçiyor” şeklinde bir yorumda bulundu. Yürüyüş dergisi, hareketi  “yoksul ve aşağılanan gençlerin ayaklanması” olarak tanımladı[4].

Ayaklanmayı “göçmen isyanı” olarak tanımlayan Atılım Gazetesi, ayaklanmanın aktörlerini ise “hem sınıfsal hem de kültürel olarak ezilen, dışlanan, aşağılanan, polis baskısını her gün ensesinde hisseden”ler olarak tasvir etti[5]. İsyanı, “yanlış mecralarda” seyreden “ilkel bir tepki” olarak görmeyen Atılım, ayaklanmanın aktörleri hakkında, “on yılların biriktirdiği öfke ve nefreti bir kez eyleme döktüklerinde, önünde durulmaz bir nehir gibi aktılar” yorumunu yaptı. Alınteri çevresi ise internet sitesinde eylemi, “göçmen emekçi isyanı” olarak tanımlayıp, bu hareketin sınıf hareketi ile bütünleşmesinin devrimci kalkışmayı tetikleme olasılığına dikkati çekti.[6]

Özgür Gündem’de kaleme aldığı köşe yazısında ayaklanmayı neo-liberalizmin yol açtığı yıkımların neticesinde dünyanın değişik bölgelerinde ortaya çıkan “yeni yoksullar hareketi”nin bir bileşeni olarak tanımlayan Mustafa Kahya, bu hareketi komünizm hayaletinin Avrupa’da yeniden dolaşmaya başlaması sürecinin ilk işaretleri olarak yorumladı.[7] Kahya, neo-liberal politikaların, zengin-yoksul uçurumunu, ‘Kuzey-Güney’ yarılmasını metropol ülkelerin sınırları içine de taşıdığına vurgu yaparak Paris banliyölerinde başlayan yeni yoksullar isyanının, zengin-yoksul uçurumunun emperyalist metropollerde nasıl bir fay hattı oluşturduğunu gözler önüne serdiğine dikkat çekti.

Komünist’teki köşe yazısında “Fransa’da yaşananların yüceltilmesi, bir milat sayılması, bir “kıvılcım” olarak görülmesi veya tersine “lümpen proletarya”nın zaman zaman rastlanan sorumsuz çıkışlarından biri olarak değerlendirilmesinin kimseyi hiçbir yere” götürmeyeceğini söyleyen Metin Çulhaoğlu, “karşıtlıklarını daha da bileyen kitlesellikle bilinçli özne arasındaki açının büyümesi” durumuna işaret etti[8]. Hareketi tek bir kelimeyle tanımlamanın imkansızlığına değinen Çulhaoğlu, çözümün siyasette usta ve becerikli olmaktan geçtiğinin altını çizdi. Çulhaoğlu’nun bir diğer tespiti ise, hareketin ulus-devlet’in bittiğini söyleyen ve küreselleşme karşıtı harekete çubuğu büken eğilimlere verilmiş güçlü bir yanıt olduğu oldu. Çulhaoğlu bu görüşünü söz konusu ayaklanmanın kamuoyundaki yankılarının ulus-aşırı bir temelde şekillenen küreselleşme karşıtı hareketinkilerle kıyaslanamayacak kadar büyük olmasına bağladı.

İşçi Mücadelesi çevresi ise ayaklanmayı şöyle yorumladı: “Fransa’da yaşananlar proletaryanın bir bölümünün, kapitalist toplumun kendilerini mahkûm ettiği koşullara karşı ayağa kalkmasıdır.”[9] Proletaryanın büyüyen bir bölümünün, sosyoloji literatüründe “yeni yoksulluk” adıyla anılan bir sefalet ile karşı karşıya kaldığını belirten İşçi Mücadelesi, bu isyanın aktörlerinin sefaletin en büyük yükünü, hem siyasi güç bakımından en zayıf durumda oldukları için, hem de emperyalist ülkelerde temel bir ideoloji olan ırkçılık dolayısıyla çeken göçmen proleterler ve en çok da onların genç çocukları olduğunu tespit etti ve hareketi “sınıf isyanı” olarak tanımladı. Aynı çevre, bu isyana önderlik etme perspektifinden ve çabasından yoksun olan Fransız işçi hareketini ve solunu eleştirerek bu öznelerin tutumlarını mahkum etti.

Marksist Tutum çevresi, göçmenleri işçi sınıfının en savunmasız kesimi olarak nitelendirerek eylemi “varoş gençlerinin isyanı” olarak tanımladı ve Marksistlerin görevinin bu savaşkan gençleri “işçi sınıfının örgütlü mücadelesinin bir parçası haline getirmek, bu gençlerin öfkesini sorunların gerçek sorumlusu olan kapitalizme yöneltmesini sağlamak” olarak tespit etti.[10]

Gerek Paris İsyanı’nı tanımlama gerekse de konumlandırma konusunda diğerlerinden köklü bir biçimde ayrılan görüşler ise Köxüz dergisinin internet sitesine düşen Z. Simurg müstear ismiyle kaleme alınmış yazıda görüldü[11]. Söz konusu yazıda, “Son yıllarda burjuvazi içerde sınıf mücadelesini dizginlemek için kendi işçilerine verdiği rüşvetleri geri alma gayreti içinde. 70’li yılların başından itibaren kar oranlarındaki düşme eğilimi burjuvaziyi sosyal devletten kaçmaya zorluyor. Bu kaçış ters yönden farklı bir kaçışla çarpışıyor: Göç. Evet barbarlar uygarlığı istila ediyor. Kırık dökük teknelerle azgın dalgalarla boğuşup okyanuslar aşarak, havasızlıktan boğularak öldükleri kamyon kasalarının arkasında “refaha” doğru kaçıyorlar. Kendi ayaklarıyla bir program yazıyorlar adeta. İşte bu ters yönlü iki kaçışın çarpıştığı yerde ise büyük bir patlama yaşanıyor” denildi. Kıvılcımlı’nın barbar-medeniyet çatışması kavramsallaştırmasından referansla kaleme alındığı anlaşılan yazıda, Çulhaoğlu’nun görüşleriyle tezat bir biçimde, isyanın, zaten ulus-devlet’le somutlanan burjuva medeniyetinden dışlananların bir eylemi olduğuna ve ulus-devletin çürümesinin işareti olduğuna vurgu yapıldı. Diğer yandan yazıda, sosyalistlerin birçoğunun dile getirdiği gibi bu hareketin işçi hareketiyle buluşması önermesinin yanlışlığının yanı sıra imkansızlığına da işaret edildi ve: “Parisli isyancıların ve dünyanın yoksul ülkelerinin ezilenlerinin bu uygarlığı yıkmaktan çıkarları olsa bile, bunu yapabilecek siyasi güçleri, ufukları yok. Bunu yapabilecek imtiyazlı işçilerin ise bu uygarlığı yıkmaktan çıkarları yok” denildi. Köxüz çevresi, ayaklanmayı “barbarların-karakafalıların isyanı” olarak tanımladı ve bu isyanı düzenin bir bileşeni ve kapitalist yağmanın suç ortağı olan işçi hareketine eklemleme çabası içine girmek yerine sosyalistlerin, kapitalizmin bağrında yüzlerce dehlizler açan bu ve benzeri ezilen mücadelelerinin içinde yuvalanmalarının gerekliliğine işaret etti.

Görüldüğü gibi, solcular Paris İsyanı’nı, “göçmen banliyö gençliğinin düzen dışı hareketi”, “ezilenlerin ayaklanması”, “yoksul ve aşağılanan gençlerin ayaklanması”, “göçmen isyanı”, “göçmen emekçi isyanı”, “yeni yoksullar hareketi”, “sınıf isyanı”, “varoş gençlerinin isyanı”, “barbarların-karakafalıların isyanı” gibi farklı biçimlerde tanımladı. Ha keza, bu hareketi sosyalist mücadele içinde konumlandırmak konusunda da yaklaşımlar ana hatlarıyla ikiye ayrıldı: birinci grup yolunu bulabilmesi için bu harekete Fransız işçi hareketinin ve Fransız solunun, tabii mevcut reformistliğinden arınmış olarak, yön vermesinin ve onu kendi güzergahında konumlandırmasının gerekliliğini belirtirken, diğer grup ise, farklı terminolojilerden ve farklı vurgulardan hareketle olsa da, kapitalist-emperyalist metropollerde devrimci enerjinin bizzat bu toplumsal dinamiklerin içinde bulunduğuna vurgu yaparak, Fransız devrimcilerinin öncelikle bu dinamiklerin içinde mevzilenmesinin gerekliliğine işaret etti.

Yukarıda kısaca aktarmaya çalıştığımız gibi sosyalistler ayaklanmayı tanımlarken kavramsal düzeyde, ayaklanmayı konumlandırırken de politik düzeyde farklı yaklaşımları ileri sürmektedir. Kavramsal düzeyde ortaya çıkan farklılıkların, politika alanına gelindiğinde ise iki farklı tutumun ekseninde kutuplaştığı görülmektedir. Bu yazıda da aslen ayaklanmanın hem kavramsal açıdan tanımlanması hem de politik açıdan konumlandırılması soruları ekseninde bir tartışma yürütülmeye ve belli sonuçlara ulaşılmaya çalışılacaktır.

Marksizmde teorik kavramsallaştırma ve politika

Herhangi bir toplumsal hareketin tanımlanması sorunu söz konusu olduğunda, tanımlama işine girişen, yani bir nesnelliği bilme çabası içinde olan öznenin öncelikle epistemolojik düzeyde pozisyon belirlemesi gerekmektedir. Bir başka deyişle, herhangi bir nesnellikle ilgili bilginin “ne olabileceği” ve “nasıl üretilebileceği” konularında net olmaksızın bir tanımlama yapmak mümkün değildir. Bir gerçekliğe dair üretilen tanımla, o gerçekliğin kendisi arasındaki ilişkinin ne şekilde olacağının belirlenmesinden bahsediyoruz.

Deneyci ampirist paradigma bir şeyin kendisini nasıl dışa vurduğundan hareketle bilgi üretirken, bu yaklaşımı reddeden Marksizmin bilim ayağı (tarihsel materyalizm), söz konusu olguyu ortaya çıkartan faktörleri iç bağıntılarıyla birlikte açıklamak suretiyle söz konusu şey hakkında bilgi üretilebileceğini öne sürer. Marx’ın “şeylerin görünümleriyle doğaları aynı olsaydı tüm bilim gereksiz olurdu” demesi bu çerçevede anlam kazanmaktadır. Marksizm görünenin, zihinsel bir etkinlik neticesinde üretilen kavramlar ve bu kavramlar eksen alınarak oluşturulacak nedensellik ilişkileri çerçevesinde açıklanabileceğini savunmaktadır. Bu ise teorik planda yürütülecek pratik demektir. Sınıflar mücadelesi olarak tanımlanan ilişkisel pozisyona dahil biçimde tanımlanan sınıf, Marksizm tarafından bu çerçevede üretilmiş bir kavramdır. İnsanların “üretim araçları karşısındaki nesnel pozisyonlarına” bağlı olarak tanımlanan sınıf kavramı, bilimsel düzeye ait bir kavram olmasından ötürü, gerçek insanların verili toplumsal pozisyonlarını nasıl anlamlandırdıklarını hesaba katmaz. Dünyada hiç kimse kendisini bir sınıf içinde tanımlamasa bile, Marksizmin bilim ayağı “sömürü ilişkileri var olduğu sürece sınıfların da var olacağını” söyler. Bu yaklaşım Marksizmi “tarih sınıf mücadeleleri tarihidir” saptamasına götürür. Yani politik ve ideolojik dışavurumları nasıl olursa olsun, sömürü ilişkilerini içinde barındıran tüm tarihsel süreç boyunca meydana gelen tüm toplumsal olaylar Marksizmin bilim ayağına göre sınıfsaldır, sınıfsal çelişkiye tabidir.

Bu kavrayış bizi Paris Ayaklanması’nı da bir sınıf isyanı olarak tanımlama sonucuna götürür mü? Ya da dünyanın bir başka coğrafyasında emperyalist işgal kuvvetlerine karşı savaşan Iraklıların da sınıfsal bir direniş içinde olduğunu söyleyebilir miyiz?

Bu soruların yanıtını ararken; bir kavramla, bu kavramın gönderme yaptığı somut gerçeklik arasındaki ilişkinin tarifi önem kazanmaktadır. Marksizm materyalisttir. Materyalist olmak ise her şeyden önce “hiçbir kavramın, somut gerçekliği, dışarıda hiçbir nokta bırakmamacasına, tümüyle kavrayamayacağını” kabul etmekten geçer. Çünkü ancak böylelikle düşüncenin madde tarafından belirlendiğini öne sürmek mümkün olur. Tam da bu nedenle Marksizmin sonsuz sayıda faktörün etkisi altında sürekli değişim gösteren somut gerçekliği, şimdiyi tamamen ve eksiksiz bilme gibi bir iddiası olamaz. Marksizm somut gerçekliği tüm renkleriyle olduğu gibi bilmenin imkansızlığını kabul eder, ama aynı somut gerçeği pratik yoluyla değiştirebileceği iddiasındadır. Dolayısıyla, Marksizmin şimdiyle, somut gerçekle kurduğu ilişkinin niteliği bilimsel ve/ya teorik değil, politik ve/ya pratiktir.

Bu durumun nedenini anlayabilmek için teorik bilgi üretimi sürecine daha yakından bakmak gerekir. Teorik bir kavramın üretilmesi sırasında, tikel (cüzî) somut gerçek ne kadar fazla dışlanırsa, yani bir kavram ne kadar fazla genelleme yapılarak üretilirse, o kavramın o denli tümel (küllî) ve teorik bir açıklama gücüne kavuşabileceğini söyleyebiliriz. Bu çerçeveden baktığımızda, örneğin Marksizmin sınıf kavramının tümel bir niteliğe sahip olduğunu ve bilimsel düzeye ait olduğunu, yani teorik olduğunu görürüz. “İnsanların üretim araçları karşısındaki pozisyonları onların sınıfsal konumlarını belirler” tanımı tümel ve teorik bir tanımlamadır. Tarihin her zamanını ve mekanını kapsayacak bir açıklayıcılık gücüne sahiptir. Ancak tümele dair açıklayıcılık gücü muazzam olan bu tarih-bilimsel teorik kavrama başvurarak her bir tikel politik olaya dair açıklama çabasına girdiğimizde işin içinden çıkabilmemiz mümkün olmaz. Daha da kötüsü, bu türden bir kullanımla kavramın teorik gücüne de halel getirmiş oluruz. Sınıf kavramının bu türden politik kullanımı, Marksizm literatürüne “sınıf indirgemeciliği” ve/ya “teorisizm” olarak girmiş ve mahkum edilmiştir.

Peki “teorisist” bir pozisyona düşmemek için, Marksizmin tikele ilişkin herhangi bir tanımlama yapmayacağından söz edebilir miyiz? Eğer Marksizm, teori, politika ve pratik bütünü olmasaydı ve yalnızca bilimden, yani tarihsel materyalizmden, ibaret olsaydı, bu soruya “yapmaz” veya “yapmaması gerekir” diye yanıt verirdik. Ancak Marksizmin politika ve pratik ayakları vardır ve en az bilim ayağı kadar ona dahildir.

Marksizmin politika teorisi, tarih-bilimsel kavramlardan (üretken güçler, üretim ilişkileri, sınıflar mücadelesi vb. kavramlardan) başka kavramsallaştırmalara ihtiyaç duyar. Çünkü aynı bütünün parçaları olsalar da, tarihin yasalarıyla politikanın yasaları aynı değildir. Lenin politika sorununu tartışırken iktidarın alınması meselesini temel parametre olarak belirlemişti. Postmodernistler ise iktidarı almadan dünyayı değiştirmenin mümkünlüğü tezini öne sürerek politikayı iktidara muhalefet ekseninde gelişen bir isyan pratiği olarak kavramsallaştırdılar. Bu konuda Melik Kara’nın yaptığı politika tanımı bize daha uygun görünmektedir: “Politikayı, özne haline gelmiş bir ekibin bitimsiz varlık ve kudret mücadelesi olarak ifade etmek daha doğru görünüyor. Bunda iktidarın fethi –kudret!– elbette kesin bir uğraktır, fakat bir tanımlayıcı bitiş değil. Bir politik ekibin, gücü yetiyorsa, iktidarı istememesi söz konusu olur mu? Politikayı, güç ve kudret (yapma ve yaptırma gücü olarak) terimleri çerçevesinde anlamak, günlük mücadele ve varoluşu anlamlandırmada daha etkin bir sonuca ulaşır. Bu politika tanımı, iktidarı almayı reddetmez, ya da günümüzde moda olduğu üzere, politikayı, öznesinin iktidarı fethetme amacından caydırmayı önermez. Bu tanım, bu yaklaşımları, deyim yerindeyse, ‘aşar’.”[12]

Politikayı bitimsiz güç ve kudret mücadeleleri olarak tanımladığımızda bu mücadelelerin öznelerine dair tanım getirme sorununu aşmış olmayız. Çünkü, farklılaşan ideolojileriyle, farklılaşan pratikleriyle, farklılaşan talepleriyle ve farklılaşan sosyo-ekonomik konumlarıyla politik mücadelelerin sürdürücüsü olan öznelerin somut gerçekliklerini dışarıda hiçbir nokta bırakmamacasına tanımlamak mümkün değildir. Somut öznelere dair dışarıdan ve genellemelerden yola çıkılarak yapılacak herhangi bir tanımlama söz konusu öznelerin verili anlamlar dünyasıyla uyuşmadığı taktirde, tanımlamanın konusu olan gerçek özneler tarafından kaçınılmaz olarak dirençle karşılanacak ve sıklıkla da reddedilecektir.

Paris Ayaklanması’nın olanca hızıyla devam ettiği bir dönemde, Bordiga’nın devamcısı çizginin savunucusu olan Enternasyonal Komünist Parti (Parti Communiste International) isimli grubun dağıttığı (ve internete de düşen) “Banliyölerin proleter öfkesi ve şiddeti gelecek toplumsal fırtınayı müjdeliyor[13] başlıklı bildiriye ilişkin bir banliyölü gencin indymedia.paris.org sitesinde yaptığı eleştirel yorum, dışarıdan kategorize edilmeye dair reddedişin açık bir örneğini teşkil ediyor:

Banliyölerin Aziz Papazları

Yaşasın sınıf çıkarları için mücadele veren proletaryanın perspektifi.’ Lanet olsun, gülünç olmaktan korkmuyor musunuz? Arada sırada da olsa sırça köşklerinizden çıkarak gerçeklere temas etmeyi düşünmez misiniz siz!

Banliyölerin isyanı proletaryanın devrimci mücadelesinin geri döndüğünü ilan ediyor!’ Proleter olmak için öncelikle bir iş sahibi olmak gerekir! Öfke hiçbir şeyi ilan etmiyor, bu yalnızca sabrın taştığı son noktayı ifade ediyor (kuşkusuz biraz sert bir ifade ediş bu).

Bu isyan belirgin politik hedefler ekseninde gelişmiyor.’ Sizce somut yaşanan adaletsizliğe karşı mücadele etmek politik bir hedef olmuyor mu? Yazdıklarınızın tümü birbirinden zırva! Sonra yazınızın içinde kaç defa “biz” ifadesini kullandığınızı hesap edin. Ancak iyi belleyin ki, en alttakilerin size ihtiyacı yok.”

Gerçekten de Fransa’da meydana gelen hareketin bir “proleter isyanı” olarak nitelenmesi, banliyölü gencin de ifade ettiği gibi, “gerçeklere temas edememenin” getirdiği bir yanılgı olarak mı görülmeli? Yoksa bu banliyölü gencin sahip olduğu “yanlış bilinç”ten ötürü kendi varlığının farkına varamaması olarak mı değerlendirilmeli?

Bu soruya yanıt verebilmek için teorik kavramların toplumsal temsil alanıyla ilişkisi sorununa değinmek gerekmektedir. Yani örneğin tarih bilimsel ve bundan ötürü “nesnel” ölçütlere bağlı olarak geliştirilmiş bir kavram olan sınıf ile belirli bir tarihsel kesitte, aynı zamanda bazı gerçek insanlar tarafından toplumsal temsiliyet amaçlı edinilmiş ve kullanılmış “öznel” olana dair bir isimlendirme olarak sınıf arasındaki ilişkinin ne olduğunun tartışılmasından bahsediyoruz.

Kavram olarak sınıf / toplumsal temsil olarak sınıf

Toplumsal olanı her açıklama çabası; yapı ile özne, nesnel olan ile öznel olan, tümel ile tikel arasındaki ilişkinin ne olduğunun açıklanmasını öngerektirir.

Sınıf örneğinden hareket edersek, eğer tüm toplumsal temsil biçimlerini yapının bir yansıması, epifenomeni olarak kavrayacak olursak, üretim tarzından hareketle belirlenen yapısal sınıf konumlarının ve dolayısıyla sınıf mücadelelerinin, verili bir kapitalist toplumdaki temsil formlarına da kaçınılmaz olarak yansıyacağını söylememiz gerekir. Yani bu yaklaşıma göre, eğer kapitalist üretim tarzı temel olarak artı-değer sömürüsüne dayanıyorsa ve sömürü ilişkilerinin tarafları üretim araçlarına sahip olup olmamak kriterine göre belirleniyorsa, a) her kapitalist toplumda, toplumsal tabakalaşmanın ve buna bağlı olarak da politik kutuplaşmanın burjuvazi ile işçi sınıfı ve onların örgütleri arasında gerçekleşmesi, b) bu kutuplaşmada işçi sınıfının her daim devrimci, burjuvazinin de her daim karşı-devrimci kutbu temsil etmesi gerekecektir.

Oysa yaşanan gerçek tarih göstermiştir ki, ne herhangi bir kapitalist ülkede ortaya çıkan toplumsal ve politik mücadeleler yalın biçimde bu iki sınıfın mücadelesinden ibaret bir içeriğe ve bir biçime sahip olmuştur, ne de kapitalizmin tarihi boyunca işçi sınıfı toplumsal ve politik olarak yegane ve tek devrimci toplumsal dinamiği temsil etmiştir. Hatta örneğin gelişmiş kapitalist devletlerde işçi sınıfı istikrarlı biçimde reformist olurken, azgelişmiş kapitalist ülkelerde ise işçi sınıfı istikrarlı bir toplumsal ve politik özne olmayı dahi çoğu kez başaramamıştır.

Kuşkusuz bu sayılan somut durumlar karşısında Marksizmin yeni açıklamalar getirmesi gerekmiştir. Bu bahiste tarihsel politik düzlemde iki açıklama tarzının öne çıktığını görürüz: a) X ülkesi henüz yeterince kapitalistleşememiştir, henüz yarı-kapitalist veya yarı-feodaldir. Dolayısıyla ülkenin verili gelişmişlik düzeyi işçi sınıfının toplumsal ve politik bir özne olarak ortaya çıkmasına izin vermemektedir, b) X ülkesinde işçi sınıfı mevcuttur ancak kapitalist üretim ilişkileri içinde yaşadığı “yabancılaşma” neticesinde “yanlış bilinç” içindedir. “Kendinde sınıf” olma halinden “kendisi için sınıf” olma haline geçememektedir.

Görüldüğü gibi, birinci açıklama tarzı yansımacı epistemolojiden vazgeçmezken ve sınıfın toplumsal ve politik özne haline dönüşememesini nesnel şartların henüz olgunlaşmam

Paris Ayaklanması

Nasıl Tanımlamalı, Nasıl Konumlandırmalı?

İlker T. Şahinoğlu

Paris’te 27 Ekim 2005’de iki Mağrip kökenli gencin polisten kaçarken sığındıkları elektrik trafosunda çarpılarak yaşamlarını yitirmeleriyle başlayan, Fransa’nın 300 kadar kent ve semtine yayılan ve polisin uzun süre kontrol altına almayı başaramadığı isyan, Türkiye’nin ve dolayısıyla Türkiye solunun da gündemini işgal etti. Tayyip Erdoğan meseleyi, Fransa’daki başörtüsü sorununa bağlarken, Aydınlanmacı-İlerlemeci ideolojik çizginin sol versiyonu isyanı Fransa’da yaşanan sosyal problemlere bağlamayı tercih etti, aynı çizginin sağ versiyonu ise entegrasyon sorununun aşılamamasının üzerinde durdu. Marksist solun bileşenleri ise ayaklanmanın nedenini kapitalizme, neo-liberal politikalara bağlamak konusunda ortaklaşsalar da ayaklanmanın aktörlerini tanımlamak ve ayaklanmayı konumlandırmak konusunda farklı yaklaşımları dile getirdiler.

Paris isyanı karşısında Türkiyeli sosyalistler

Kızılbayrak çevresi, ayaklanmayı kapitalizmin mağduru olan “göçmen banliyö gençliğinin düzen dışı hareketi” olarak tanımlarken, bu hareketin işçi hareketiyle buluşamadıkça gerçek bir devrim hareketine dönüşemeyeceğine işaret etti[1]. Benzeri bir yaklaşımı Yüksel Akkaya da, önce Kızılbayrak’ta, sonra da sendika.org’ta kaleme aldığı yazılarda yineledi[2]. Akkaya, isyanın 10 yıl önce Los Angeles’ta meydana gelen siyahların ayaklanmasıyla benzerliğine işaret ettikten sonra, her iki eylemin de ortak eksikliğini şöyle tespit etti: “her iki isyan da kapitalizmin uygulamalarının yarattığı bir tepkidir ve kapitalizme karşıdır. Ancak, siyasal bir önderlikten ve sınıf eksenli bir bilinçten yoksun olduğu için, devrimci bir başkaldırıdan çok, ilkel bir tepki olmanın ötesine geçememişlerdir. Geçemedikleri için de bu “isyan” devrime dönüşememiş, kapitalistlere korku salan bir büyülü Paris İsyanı olarak tarihe geçmiştir.” Keza Evrensel Gazetesi’nde yayınlanan köşe yazısında Kâmil Tekin Sürek de aynı vurguyu yaptı: “Fransa’da işsiz, yoksul ve ezilenlerin haklı ve meşru tepkisi; işçi sınıfının politik önderliğinden yoksun olması nedeniyle kendiliğinden ve yanlış mecralarda seyrediyor.” Aynı yazıda Sürek isyanı “ezilenlerin ayaklanması” olarak tanımladı[3].

Ayaklanmanın, “’daha fazla demokrasi’ adına, ‘sosyal devlet’ teorisiyle AB’ye üyeliği savunanların riyakarlığı”nı yüzlerine çarptığını vurgulayan Yürüyüş dergisi ise, ulusalcı bir anti-emperyalist tutumu öne çıkartan ideolojik duruştan hareketle, “Ezilenlerin, aşağılananların öfkesi, AB’nin parıltılı ambalajını da, AB’ciliğin teorilerini de yakıp geçiyor” şeklinde bir yorumda bulundu. Yürüyüş dergisi, hareketi  “yoksul ve aşağılanan gençlerin ayaklanması” olarak tanımladı[4].

Ayaklanmayı “göçmen isyanı” olarak tanımlayan Atılım Gazetesi, ayaklanmanın aktörlerini ise “hem sınıfsal hem de kültürel olarak ezilen, dışlanan, aşağılanan, polis baskısını her gün ensesinde hisseden”ler olarak tasvir etti[5]. İsyanı, “yanlış mecralarda” seyreden “ilkel bir tepki” olarak görmeyen Atılım, ayaklanmanın aktörleri hakkında, “on yılların biriktirdiği öfke ve nefreti bir kez eyleme döktüklerinde, önünde durulmaz bir nehir gibi aktılar” yorumunu yaptı. Alınteri çevresi ise internet sitesinde eylemi, “göçmen emekçi isyanı” olarak tanımlayıp, bu hareketin sınıf hareketi ile bütünleşmesinin devrimci kalkışmayı tetikleme olasılığına dikkati çekti.[6]

Özgür Gündem’de kaleme aldığı köşe yazısında ayaklanmayı neo-liberalizmin yol açtığı yıkımların neticesinde dünyanın değişik bölgelerinde ortaya çıkan “yeni yoksullar hareketi”nin bir bileşeni olarak tanımlayan Mustafa Kahya, bu hareketi komünizm hayaletinin Avrupa’da yeniden dolaşmaya başlaması sürecinin ilk işaretleri olarak yorumladı.[7] Kahya, neo-liberal politikaların, zengin-yoksul uçurumunu, ‘Kuzey-Güney’ yarılmasını metropol ülkelerin sınırları içine de taşıdığına vurgu yaparak Paris banliyölerinde başlayan yeni yoksullar isyanının, zengin-yoksul uçurumunun emperyalist metropollerde nasıl bir fay hattı oluşturduğunu gözler önüne serdiğine dikkat çekti.

Komünist’teki köşe yazısında “Fransa’da yaşananların yüceltilmesi, bir milat sayılması, bir “kıvılcım” olarak görülmesi veya tersine “lümpen proletarya”nın zaman zaman rastlanan sorumsuz çıkışlarından biri olarak değerlendirilmesinin kimseyi hiçbir yere” götürmeyeceğini söyleyen Metin Çulhaoğlu, “karşıtlıklarını daha da bileyen kitlesellikle bilinçli özne arasındaki açının büyümesi” durumuna işaret etti[8]. Hareketi tek bir kelimeyle tanımlamanın imkansızlığına değinen Çulhaoğlu, çözümün siyasette usta ve becerikli olmaktan geçtiğinin altını çizdi. Çulhaoğlu’nun bir diğer tespiti ise, hareketin ulus-devlet’in bittiğini söyleyen ve küreselleşme karşıtı harekete çubuğu büken eğilimlere verilmiş güçlü bir yanıt olduğu oldu. Çulhaoğlu bu görüşünü söz konusu ayaklanmanın kamuoyundaki yankılarının ulus-aşırı bir temelde şekillenen küreselleşme karşıtı hareketinkilerle kıyaslanamayacak kadar büyük olmasına bağladı.

İşçi Mücadelesi çevresi ise ayaklanmayı şöyle yorumladı: “Fransa’da yaşananlar proletaryanın bir bölümünün, kapitalist toplumun kendilerini mahkûm ettiği koşullara karşı ayağa kalkmasıdır.”[9] Proletaryanın büyüyen bir bölümünün, sosyoloji literatüründe “yeni yoksulluk” adıyla anılan bir sefalet ile karşı karşıya kaldığını belirten İşçi Mücadelesi, bu isyanın aktörlerinin sefaletin en büyük yükünü, hem siyasi güç bakımından en zayıf durumda oldukları için, hem de emperyalist ülkelerde temel bir ideoloji olan ırkçılık dolayısıyla çeken göçmen proleterler ve en çok da onların genç çocukları olduğunu tespit etti ve hareketi “sınıf isyanı” olarak tanımladı. Aynı çevre, bu isyana önderlik etme perspektifinden ve çabasından yoksun olan Fransız işçi hareketini ve solunu eleştirerek bu öznelerin tutumlarını mahkum etti.

Marksist Tutum çevresi, göçmenleri işçi sınıfının en savunmasız kesimi olarak nitelendirerek eylemi “varoş gençlerinin isyanı” olarak tanımladı ve Marksistlerin görevinin bu savaşkan gençleri “işçi sınıfının örgütlü mücadelesinin bir parçası haline getirmek, bu gençlerin öfkesini sorunların gerçek sorumlusu olan kapitalizme yöneltmesini sağlamak” olarak tespit etti.[10]

Gerek Paris İsyanı’nı tanımlama gerekse de konumlandırma konusunda diğerlerinden köklü bir biçimde ayrılan görüşler ise Köxüz dergisinin internet sitesine düşen Z. Simurg müstear ismiyle kaleme alınmış yazıda görüldü[11]. Söz konusu yazıda, “Son yıllarda burjuvazi içerde sınıf mücadelesini dizginlemek için kendi işçilerine verdiği rüşvetleri geri alma gayreti içinde. 70’li yılların başından itibaren kar oranlarındaki düşme eğilimi burjuvaziyi sosyal devletten kaçmaya zorluyor. Bu kaçış ters yönden farklı bir kaçışla çarpışıyor: Göç. Evet barbarlar uygarlığı istila ediyor. Kırık dökük teknelerle azgın dalgalarla boğuşup okyanuslar aşarak, havasızlıktan boğularak öldükleri kamyon kasalarının arkasında “refaha” doğru kaçıyorlar. Kendi ayaklarıyla bir program yazıyorlar adeta. İşte bu ters yönlü iki kaçışın çarpıştığı yerde ise büyük bir patlama yaşanıyor” denildi. Kıvılcımlı’nın barbar-medeniyet çatışması kavramsallaştırmasından referansla kaleme alındığı anlaşılan yazıda, Çulhaoğlu’nun görüşleriyle tezat bir biçimde, isyanın, zaten ulus-devlet’le somutlanan burjuva medeniyetinden dışlananların bir eylemi olduğuna ve ulus-devletin çürümesinin işareti olduğuna vurgu yapıldı. Diğer yandan yazıda, sosyalistlerin birçoğunun dile getirdiği gibi bu hareketin işçi hareketiyle buluşması önermesinin yanlışlığının yanı sıra imkansızlığına da işaret edildi ve: “Parisli isyancıların ve dünyanın yoksul ülkelerinin ezilenlerinin bu uygarlığı yıkmaktan çıkarları olsa bile, bunu yapabilecek siyasi güçleri, ufukları yok. Bunu yapabilecek imtiyazlı işçilerin ise bu uygarlığı yıkmaktan çıkarları yok” denildi. Köxüz çevresi, ayaklanmayı “barbarların-karakafalıların isyanı” olarak tanımladı ve bu isyanı düzenin bir bileşeni ve kapitalist yağmanın suç ortağı olan işçi hareketine eklemleme çabası içine girmek yerine sosyalistlerin, kapitalizmin bağrında yüzlerce dehlizler açan bu ve benzeri ezilen mücadelelerinin içinde yuvalanmalarının gerekliliğine işaret etti.

Görüldüğü gibi, solcular Paris İsyanı’nı, “göçmen banliyö gençliğinin düzen dışı hareketi”, “ezilenlerin ayaklanması”, “yoksul ve aşağılanan gençlerin ayaklanması”, “göçmen isyanı”, “göçmen emekçi isyanı”, “yeni yoksullar hareketi”, “sınıf isyanı”, “varoş gençlerinin isyanı”, “barbarların-karakafalıların isyanı” gibi farklı biçimlerde tanımladı. Ha keza, bu hareketi sosyalist mücadele içinde konumlandırmak konusunda da yaklaşımlar ana hatlarıyla ikiye ayrıldı: birinci grup yolunu bulabilmesi için bu harekete Fransız işçi hareketinin ve Fransız solunun, tabii mevcut reformistliğinden arınmış olarak, yön vermesinin ve onu kendi güzergahında konumlandırmasının gerekliliğini belirtirken, diğer grup ise, farklı terminolojilerden ve farklı vurgulardan hareketle olsa da, kapitalist-emperyalist metropollerde devrimci enerjinin bizzat bu toplumsal dinamiklerin içinde bulunduğuna vurgu yaparak, Fransız devrimcilerinin öncelikle bu dinamiklerin içinde mevzilenmesinin gerekliliğine işaret etti.

Yukarıda kısaca aktarmaya çalıştığımız gibi sosyalistler ayaklanmayı tanımlarken kavramsal düzeyde, ayaklanmayı konumlandırırken de politik düzeyde farklı yaklaşımları ileri sürmektedir. Kavramsal düzeyde ortaya çıkan farklılıkların, politika alanına gelindiğinde ise iki farklı tutumun ekseninde kutuplaştığı görülmektedir. Bu yazıda da aslen ayaklanmanın hem kavramsal açıdan tanımlanması hem de politik açıdan konumlandırılması soruları ekseninde bir tartışma yürütülmeye ve belli sonuçlara ulaşılmaya çalışılacaktır.

Marksizmde teorik kavramsallaştırma ve politika

Herhangi bir toplumsal hareketin tanımlanması sorunu söz konusu olduğunda, tanımlama işine girişen, yani bir nesnelliği bilme çabası içinde olan öznenin öncelikle epistemolojik düzeyde pozisyon belirlemesi gerekmektedir. Bir başka deyişle, herhangi bir nesnellikle ilgili bilginin “ne olabileceği” ve “nasıl üretilebileceği” konularında net olmaksızın bir tanımlama yapmak mümkün değildir. Bir gerçekliğe dair üretilen tanımla, o gerçekliğin kendisi arasındaki ilişkinin ne şekilde olacağının belirlenmesinden bahsediyoruz.

Deneyci ampirist paradigma bir şeyin kendisini nasıl dışa vurduğundan hareketle bilgi üretirken, bu yaklaşımı reddeden Marksizmin bilim ayağı (tarihsel materyalizm), söz konusu olguyu ortaya çıkartan faktörleri iç bağıntılarıyla birlikte açıklamak suretiyle söz konusu şey hakkında bilgi üretilebileceğini öne sürer. Marx’ın “şeylerin görünümleriyle doğaları aynı olsaydı tüm bilim gereksiz olurdu” demesi bu çerçevede anlam kazanmaktadır. Marksizm görünenin, zihinsel bir etkinlik neticesinde üretilen kavramlar ve bu kavramlar eksen alınarak oluşturulacak nedensellik ilişkileri çerçevesinde açıklanabileceğini savunmaktadır. Bu ise teorik planda yürütülecek pratik demektir. Sınıflar mücadelesi olarak tanımlanan ilişkisel pozisyona dahil biçimde tanımlanan sınıf, Marksizm tarafından bu çerçevede üretilmiş bir kavramdır. İnsanların “üretim araçları karşısındaki nesnel pozisyonlarına” bağlı olarak tanımlanan sınıf kavramı, bilimsel düzeye ait bir kavram olmasından ötürü, gerçek insanların verili toplumsal pozisyonlarını nasıl anlamlandırdıklarını hesaba katmaz. Dünyada hiç kimse kendisini bir sınıf içinde tanımlamasa bile, Marksizmin bilim ayağı “sömürü ilişkileri var olduğu sürece sınıfların da var olacağını” söyler. Bu yaklaşım Marksizmi “tarih sınıf mücadeleleri tarihidir” saptamasına götürür. Yani politik ve ideolojik dışavurumları nasıl olursa olsun, sömürü ilişkilerini içinde barındıran tüm tarihsel süreç boyunca meydana gelen tüm toplumsal olaylar Marksizmin bilim ayağına göre sınıfsaldır, sınıfsal çelişkiye tabidir.

Bu kavrayış bizi Paris Ayaklanması’nı da bir sınıf isyanı olarak tanımlama sonucuna götürür mü? Ya da dünyanın bir başka coğrafyasında emperyalist işgal kuvvetlerine karşı savaşan Iraklıların da sınıfsal bir direniş içinde olduğunu söyleyebilir miyiz?

Bu soruların yanıtını ararken; bir kavramla, bu kavramın gönderme yaptığı somut gerçeklik arasındaki ilişkinin tarifi önem kazanmaktadır. Marksizm materyalisttir. Materyalist olmak ise her şeyden önce “hiçbir kavramın, somut gerçekliği, dışarıda hiçbir nokta bırakmamacasına, tümüyle kavrayamayacağını” kabul etmekten geçer. Çünkü ancak böylelikle düşüncenin madde tarafından belirlendiğini öne sürmek mümkün olur. Tam da bu nedenle Marksizmin sonsuz sayıda faktörün etkisi altında sürekli değişim gösteren somut gerçekliği, şimdiyi tamamen ve eksiksiz bilme gibi bir iddiası olamaz. Marksizm somut gerçekliği tüm renkleriyle olduğu gibi bilmenin imkansızlığını kabul eder, ama aynı somut gerçeği pratik yoluyla değiştirebileceği iddiasındadır. Dolayısıyla, Marksizmin şimdiyle, somut gerçekle kurduğu ilişkinin niteliği bilimsel ve/ya teorik değil, politik ve/ya pratiktir.

Bu durumun nedenini anlayabilmek için teorik bilgi üretimi sürecine daha yakından bakmak gerekir. Teorik bir kavramın üretilmesi sırasında, tikel (cüzî) somut gerçek ne kadar fazla dışlanırsa, yani bir kavram ne kadar fazla genelleme yapılarak üretilirse, o kavramın o denli tümel (küllî) ve teorik bir açıklama gücüne kavuşabileceğini söyleyebiliriz. Bu çerçeveden baktığımızda, örneğin Marksizmin sınıf kavramının tümel bir niteliğe sahip olduğunu ve bilimsel düzeye ait olduğunu, yani teorik olduğunu görürüz. “İnsanların üretim araçları karşısındaki pozisyonları onların sınıfsal konumlarını belirler” tanımı tümel ve teorik bir tanımlamadır. Tarihin her zamanını ve mekanını kapsayacak bir açıklayıcılık gücüne sahiptir. Ancak tümele dair açıklayıcılık gücü muazzam olan bu tarih-bilimsel teorik kavrama başvurarak her bir tikel politik olaya dair açıklama çabasına girdiğimizde işin içinden çıkabilmemiz mümkün olmaz. Daha da kötüsü, bu türden bir kullanımla kavramın teorik gücüne de halel getirmiş oluruz. Sınıf kavramının bu türden politik kullanımı, Marksizm literatürüne “sınıf indirgemeciliği” ve/ya “teorisizm” olarak girmiş ve mahkum edilmiştir.

Peki “teorisist” bir pozisyona düşmemek için, Marksizmin tikele ilişkin herhangi bir tanımlama yapmayacağından söz edebilir miyiz? Eğer Marksizm, teori, politika ve pratik bütünü olmasaydı ve yalnızca bilimden, yani tarihsel materyalizmden, ibaret olsaydı, bu soruya “yapmaz” veya “yapmaması gerekir” diye yanıt verirdik. Ancak Marksizmin politika ve pratik ayakları vardır ve en az bilim ayağı kadar ona dahildir.

Marksizmin politika teorisi, tarih-bilimsel kavramlardan (üretken güçler, üretim ilişkileri, sınıflar mücadelesi vb. kavramlardan) başka kavramsallaştırmalara ihtiyaç duyar. Çünkü aynı bütünün parçaları olsalar da, tarihin yasalarıyla politikanın yasaları aynı değildir. Lenin politika sorununu tartışırken iktidarın alınması meselesini temel parametre olarak belirlemişti. Postmodernistler ise iktidarı almadan dünyayı değiştirmenin mümkünlüğü tezini öne sürerek politikayı iktidara muhalefet ekseninde gelişen bir isyan pratiği olarak kavramsallaştırdılar. Bu konuda Melik Kara’nın yaptığı politika tanımı bize daha uygun görünmektedir: “Politikayı, özne haline gelmiş bir ekibin bitimsiz varlık ve kudret mücadelesi olarak ifade etmek daha doğru görünüyor. Bunda iktidarın fethi –kudret!– elbette kesin bir uğraktır, fakat bir tanımlayıcı bitiş değil. Bir politik ekibin, gücü yetiyorsa, iktidarı istememesi söz konusu olur mu? Politikayı, güç ve kudret (yapma ve yaptırma gücü olarak) terimleri çerçevesinde anlamak, günlük mücadele ve varoluşu anlamlandırmada daha etkin bir sonuca ulaşır. Bu politika tanımı, iktidarı almayı reddetmez, ya da günümüzde moda olduğu üzere, politikayı, öznesinin iktidarı fethetme amacından caydırmayı önermez. Bu tanım, bu yaklaşımları, deyim yerindeyse, ‘aşar’.”[12]

Politikayı bitimsiz güç ve kudret mücadeleleri olarak tanımladığımızda bu mücadelelerin öznelerine dair tanım getirme sorununu aşmış olmayız. Çünkü, farklılaşan ideolojileriyle, farklılaşan pratikleriyle, farklılaşan talepleriyle ve farklılaşan sosyo-ekonomik konumlarıyla politik mücadelelerin sürdürücüsü olan öznelerin somut gerçekliklerini dışarıda hiçbir nokta bırakmamacasına tanımlamak mümkün değildir. Somut öznelere dair dışarıdan ve genellemelerden yola çıkılarak yapılacak herhangi bir tanımlama söz konusu öznelerin verili anlamlar dünyasıyla uyuşmadığı taktirde, tanımlamanın konusu olan gerçek özneler tarafından kaçınılmaz olarak dirençle karşılanacak ve sıklıkla da reddedilecektir.

Paris Ayaklanması’nın olanca hızıyla devam ettiği bir dönemde, Bordiga’nın devamcısı çizginin savunucusu olan Enternasyonal Komünist Parti (Parti Communiste International) isimli grubun dağıttığı (ve internete de düşen) “Banliyölerin proleter öfkesi ve şiddeti gelecek toplumsal fırtınayı müjdeliyor[13] başlıklı bildiriye ilişkin bir banliyölü gencin indymedia.paris.org sitesinde yaptığı eleştirel yorum, dışarıdan kategorize edilmeye dair reddedişin açık bir örneğini teşkil ediyor:

Banliyölerin Aziz Papazları

Yaşasın sınıf çıkarları için mücadele veren proletaryanın perspektifi.’ Lanet olsun, gülünç olmaktan korkmuyor musunuz? Arada sırada da olsa sırça köşklerinizden çıkarak gerçeklere temas etmeyi düşünmez misiniz siz!

Banliyölerin isyanı proletaryanın devrimci mücadelesinin geri döndüğünü ilan ediyor!’ Proleter olmak için öncelikle bir iş sahibi olmak gerekir! Öfke hiçbir şeyi ilan etmiyor, bu yalnızca sabrın taştığı son noktayı ifade ediyor (kuşkusuz biraz sert bir ifade ediş bu).

Bu isyan belirgin politik hedefler ekseninde gelişmiyor.’ Sizce somut yaşanan adaletsizliğe karşı mücadele etmek politik bir hedef olmuyor mu? Yazdıklarınızın tümü birbirinden zırva! Sonra yazınızın içinde kaç defa “biz” ifadesini kullandığınızı hesap edin. Ancak iyi belleyin ki, en alttakilerin size ihtiyacı yok.”

Gerçekten de Fransa’da meydana gelen hareketin bir “proleter isyanı” olarak nitelenmesi, banliyölü gencin de ifade ettiği gibi, “gerçeklere temas edememenin” getirdiği bir yanılgı olarak mı görülmeli? Yoksa bu banliyölü gencin sahip olduğu “yanlış bilinç”ten ötürü kendi varlığının farkına varamaması olarak mı değerlendirilmeli?

Bu soruya yanıt verebilmek için teorik kavramların toplumsal temsil alanıyla ilişkisi sorununa değinmek gerekmektedir. Yani örneğin tarih bilimsel ve bundan ötürü “nesnel” ölçütlere bağlı olarak geliştirilmiş bir kavram olan sınıf ile belirli bir tarihsel kesitte, aynı zamanda bazı gerçek insanlar tarafından toplumsal temsiliyet amaçlı edinilmiş ve kullanılmış “öznel” olana dair bir isimlendirme olarak sınıf arasındaki ilişkinin ne olduğunun tartışılmasından bahsediyoruz.

Kavram olarak sınıf / toplumsal temsil olarak sınıf

Toplumsal olanı her açıklama çabası; yapı ile özne, nesnel olan ile öznel olan, tümel ile tikel arasındaki ilişkinin ne olduğunun açıklanmasını öngerektirir.

Sınıf örneğinden hareket edersek, eğer tüm toplumsal temsil biçimlerini yapının bir yansıması, epifenomeni olarak kavrayacak olursak, üretim tarzından hareketle belirlenen yapısal sınıf konumlarının ve dolayısıyla sınıf mücadelelerinin, verili bir kapitalist toplumdaki temsil formlarına da kaçınılmaz olarak yansıyacağını söylememiz gerekir. Yani bu yaklaşıma göre, eğer kapitalist üretim tarzı temel olarak artı-değer sömürüsüne dayanıyorsa ve sömürü ilişkilerinin tarafları üretim araçlarına sahip olup olmamak kriterine göre belirleniyorsa, a) her kapitalist toplumda, toplumsal tabakalaşmanın ve buna bağlı olarak da politik kutuplaşmanın burjuvazi ile işçi sınıfı ve onların örgütleri arasında gerçekleşmesi, b) bu kutuplaşmada işçi sınıfının her daim devrimci, burjuvazinin de her daim karşı-devrimci kutbu temsil etmesi gerekecektir.

Oysa yaşanan gerçek tarih göstermiştir ki, ne herhangi bir kapitalist ülkede ortaya çıkan toplumsal ve politik mücadeleler yalın biçimde bu iki sınıfın mücadelesinden ibaret bir içeriğe ve bir biçime sahip olmuştur, ne de kapitalizmin tarihi boyunca işçi sınıfı toplumsal ve politik olarak yegane ve tek devrimci toplumsal dinamiği temsil etmiştir. Hatta örneğin gelişmiş kapitalist devletlerde işçi sınıfı istikrarlı biçimde reformist olurken, azgelişmiş kapitalist ülkelerde ise işçi sınıfı istikrarlı bir toplumsal ve politik özne olmayı dahi çoğu kez başaramamıştır.

Kuşkusuz bu sayılan somut durumlar karşısında Marksizmin yeni açıklamalar getirmesi gerekmiştir. Bu bahiste tarihsel politik düzlemde iki açıklama tarzının öne çıktığını görürüz: a) X ülkesi henüz yeterince kapitalistleşememiştir, henüz yarı-kapitalist veya yarı-feodaldir. Dolayısıyla ülkenin verili gelişmişlik düzeyi işçi sınıfının toplumsal ve politik bir özne olarak ortaya çıkmasına izin vermemektedir, b) X ülkesinde işçi sınıfı mevcuttur ancak kapitalist üretim ilişkileri içinde yaşadığı “yabancılaşma” neticesinde “yanlış bilinç” içindedir. “Kendinde sınıf” olma halinden “kendisi için sınıf” olma haline geçememektedir.

Görüldüğü gibi, birinci açıklama tarzı yansımacı epistemolojiden vazgeçmezken ve sınıfın toplumsal ve politik özne haline dönüşememesini nesnel şartların henüz olgunlaşmamasına bağlarken, ikinci açıklama tarzı üstyapıya “görece özerklik”, yani toplumsal çözümleme düzeyinde özneye yapı karşısında, felsefi düzeyde ise bilince madde karşısında özerklik tanıma eğilimdedir. Her iki açıklama tarzının bilgi teorisi açısından sorunlu olduğunu düşünsek de, birinci açıklamanın tarihsel materyalizmin temel postulatlarına sadık kalırken, tarihselcilik olarak tanımlanan ikincisinin ise bilince madde karşısında, özneye yapı karşısında özerklik vermesinden ötürü idealizme açık biçimde meylettiğini pekâlâ söyleyebiliriz.

Tarihselci açıklama tarzını mantıksal sonuçlarına ulaştıran kişi ise E.P. Thompson olmuştur. Öyle ki Thompson, bir yapı veya bir kategori olarak değil, yalnızca tarihsel bir fenomen olarak gördüğü sınıfı insan ilişkileri düzeyinde inşa olan kimliksel bir oluşum olarak tanımlamıştır. Yani bağlı olduğu okula mensup kendinden önceki açıklama sahiplerinin savunageldikleri “kendinde sınıf” kategorisini yok saymış veya en azından ihmal etmiştir. Thompson’a göre ancak kendisini tarihsel olarak oluşturduğu ölçüde bir sınıfın varlığından bahsedebilmek mümkündür.[14]

P. Bourdieu ise Thompson’dan farklı olarak olan biteni açıklamak için teorik faaliyeti ihmal etmemek gerektiği düşüncesini savunmuştur. Fransız sosyolog, kağıt üzerinde sınıf olarak tanımladığı teorik sınıf ile etten kemikten insanların oluşturduğu toplumsal gruplar olarak gerçek sınıfları birbirinden ayrı şeyler olarak anlamak gerektiğini öne sürerek sorunu formüle etmeyi denemiştir[15]. Bourdieu’ye göre, sınıfı çeşitli kriterlerden hareketle kağıt üzerinde tanımlamak bize belli bir sınıfın bileşimini en fazla istatistiki olarak verebilir. Ancak istatistiki olarak tespit edilebilecek bu teorik sınıf, hareket ve mücadele halinde olan gerçek toplumsal grup olarak sınıfın oluşumu için bir olasılık kümesini vermenin ötesinde anlam taşımaz. Meseleyi bu şekilde ortaya koyan Bourdieu, sorunun çözümünü ise şöyle formüle eder: Nesnel bir teori, toplumsal ajanların içinde yaşadıkları dünyadan hareketle oluşturdukları temsiliyet biçimlerini, sahip oldukları dünya görüşlerini hesaba katmak zorundadır. Çünkü gerçek insanlar, temsiliyetlerini, dünya görüşlerini ve toplumsal kimliklerini yaşadıkları dünyanın oluşum sürecine empoze eden ajanlardır. Bourdieu’ye göre, bu temsiliyet biçimleri hesaba katılmaksızın yapılacak bir kategorileştirme kaçınılmaz olarak entelektüalizm açmazıyla karşı karşıya kalacaktır. Aslında Fransız sosyolog, bir önceki bölümde yer verdiğimiz banliyölü gencin tepkisinde de açığa çıkan durumları bertaraf etmeye muktedir bir yöntem arayışı içindedir.

Ne var ki, sosyoloji neden bir bilim olarak kurulamadıysa aynı nedenden ötürü Bourdieu de sorunun içinden çıkamamaktadır. Sosyolojinin kurulurken, varlığı ikici (düalist) bir yaklaşım ışığında  bilmeye çalışmasında, yani birey ile toplumu, özne ile yapıyı, sanki tüm bunlar farklı varlık kategorileriymişçesine inceleme konusu yapmasında ortaya çıkan açmazdan, bu ikiliği veri aldıktan sonra “karşılıklı etkileşim”le çözmeye çalışan Bourdieu de kurtulamamaktadır. Bourdieu’nün yaklaşımı bilim düzeyinde kaçınılmaz olarak ideolojikleşmekte, teorik olamamakta, politika düzeyinde ise şematiklikten, indirgemecilikten kurtulamamaktadır.

Oysa Marksizmin teori ayağı kendi sorunsalını kartezyen düalizminin dışında tanımlar. Diyalektik materyalizm, düşünce ile maddenin iki ayrı varlık kategorisi olduğu düşüncesini reddeder. Marksizm materyalist olmasından ötürü düşünceyi önceleyen ve belirleyen maddeyi tek varlık kategorisi olarak kabul eder. Maddi olan gerçek olandır. Bilgi ise somut gerçek hakkında zihinsel faaliyetin sonucunda elde edilebilir. Bilgi teoriktir. Maddenin belirleniminden bağımsız bilgi üretilemez. Ancak daha önce de belirttiğimiz gibi madde ya da somut gerçek, hiçbir zaman hakkında üretilen bilgiye indirgenemez.

Marksizmin bilim ayağı kendisini somut gerçekten dıştalayabildiği oranda kavramlar ve tarihin nesnel yasalarına dair açıklamalar üretir. Bu nedenle Marksizmin hakkında yasalar ürettiği tarih; etten kemikten insanların yaşadıkları gerçek tarih değil, tarihsel olgu ve olaylardan kendisini dıştalamayı başardığı oranda zihinsel düzeyde izahata kavuşturulmuş olan tarihtir. Bu soyutlama sayesinde gerçek tarihin zikzaklarının ve heterojen dinamiklerinin doğurduğu labirentin içinden çıkabilen ve tarihe ilişkin bütüncül bir yaklaşım geliştirme olanağına kavuşabilen Marx ve Engels, tarihin yasalarını formüle ederek tarihsel materyalizmi kurabilmişlerdir. Tarihte sömüren sınıf-sömürülen sınıf arasında, kapitalist üretim tarzında da burjuvazi-işçi sınıfı karşıtlığı üzerinden tanımlanan sınıflar mücadelesi bu çerçevede bilimsel soyutlama olarak karşımıza çıkar. Kavram olarak sınıf da bu düzeye tekabül eder. Bu kavramsallaştırma, günümüzde meydana gelen tüm politik mücadelelerin, sınıflar mücadelesine tabi olduğu bilgisine ulaşmamıza hizmet eder. Ancak bu açıklama tümele ilişkindir. Aynı açıklamayı tikele indirgemek ise yöntemsel bir hata yapmanın yanı sıra aynı zamanda apolitik bir pozisyona sıkışmayı da beraberinde getirir. Toplumsal temsil biçimi olarak sınıfı ele almak için ise tarih biliminin alanından çıkmak ve politikanın alanına girmek gerekmektedir.

Marksizmin politik ayağının sorunsalı, genel olarak politikanın sorunsalından ayrı değildir. Marksizm politika yaparken kendisini; teorik olarak sınıf sömürüsünden kaynaklandığını bildiği, ancak gerçek hayatta çok farklı biçimler altında açığa çıkan ezme-ezilme ilişkilerinin tarafları olan somut toplumsal ve politik öznelerin arasında ve onların mücadelelerinin içinde bulur. Tüm diğer politik özneler gibi Marksist politik özne de belirli bir konjonktüre tabidir. Politika teorisine ait bir kavram olan konjonktür, “üretken güçlerin gelişim düzeyi”ne gönderme yaparak açıklanamaz. Dolayısıyla politika yaparken sık sık gönderme yapılan “nesnellik”, tarihsel ilerlemenin ulaştığı düzeye ilişkin değil, politik konjonktüre ilişkindir. Lenin’in bir politik konjonktür olan “devrimci durum”u açıklamak için geliştirdiği kriterler hatırlanırsa burada haklı olarak üretken güçlerden, üretim ilişkilerinden bahsedilmediği görülecektir. Teorik faaliyet verili bir andaki toplumsal temsilleri (ideolojileri) ne denli dıştalamak zorundaysa, politik faaliyet (pratik) toplumsal temsilleri (ideolojileri) o denli veri almak zorundadır. Teori ne denli tümel bir karakter gösterirse, politik faaliyet o denli tikele dairdir. Teori ne denli bilme edimiyle ilgiliyse, politik faaliyet o denli yapma edimiyle ilgilidir. Yapma edimi ise kendisini çeşitli toplumsal temsil biçimleri altında ifşa eder.

Toplumsal temsil formu olarak sınıf, yani somut bir gerçek olarak sınıf, tarihsel olarak kapitalizmin egemen üretim tarzı olarak şekillenmeye başladığı dönemde özellikle Avrupa’da verilen politik mücadeleler sırasında ortaya çıkmıştır. Avrupa’da 1848’lerden bu yana kendisini sınıf olarak tanımlayan ve ortak politik faaliyet içinde olan toplumsal grupların varlığından bahsedebiliriz. Bu bağlamda sınıf denilen toplumsal temsil formu temel özellikleriyle bir kimlikten başka bir şey değildir. Tüm kimlikler gibi üzerinde ortaklaşılmış bir “biz” ve “öteki” ayrımını esas almaktadır. Tüm kimlikler gibi bir tarih yazımına sahiptir. Ancak yalnızca tanınma talebi üzerinden varoluş gerekçesini bulan günümüzdeki kimliklerden farklı olarak, sınıf, kendisini de ortadan kaldıracak olan toplumsal devrimin öznesi olmakla tanımlanmış bir kimliktir. Bu özelliği onu kimlik olmaktan çıkartmaz, ama postmodern kimliklerden farklı kılar. Tüm kimlikler gibi sınıf kimliği da ideolojiktir[16].

Öte yandan A. Touraine gibilerin, iktisadi referanslara dayanıyor olması iddiasıyla sınıf kimliğini günümüzdeki, kültürel referanslara dayandığını öne sürdüğü kimliklerden köklü biçimde ayırması da gerçeği yansıtmamaktadır. Çünkü bir kimlik olarak sınıfın da, tıpkı günümüzdeki tüm kimlikler gibi, ortak deneyimler sonucunda edinilmiş ortak kültürel paydalar üzerinden varolabildiği açıktır. Sınıf kimliğinin belirgin ve güçlü olduğu ülkelere bakıldığında bu kimlikle kendisini ifade eden kişilerin ortak müzik zevklerinin, ortak eğlence biçimlerinin, ortak dil kullanım biçimlerinin ve hatta destekledikleri ortak futbol takımlarının olduğunu biliyoruz. Sınıf kimliği ortaya çıktığı mekanlarda bu anlamda kültürel bir paydaşlığı da içermiştir.

Ancak sınıfın bir kimlik olarak varolabilmesinin temel politik referans kaynakları; örgütsel olarak Birinci Enternasyonal, ideolojik olarak ise Komünist Manifesto olmuştur. Sınıf kimliğinin oluşmasında politikanın rolü o denli belirleyicidir ki, Marksizmin bir politik akım olarak kudretinde dünya tarihsel düzeyde meydana gelen iniş çıkışlar sınıf kimliğinin toplumsal temsil formu olarak meşruiyetinin sınırlarını da belirlemiştir. Özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında devrim dalgasının giderek zayıfladığı Avrupa ülkelerinde Marksizmin bir politik akım olarak yaşadığı güç kaybı sınıf kimliğinin de güç yitirmesine neden olmuştur. Kapitalizmin yaşadığı dönüşümlere bağlı olarak sınıfın olgusal olarak büyüdüğüne dair yapılan onlarca yayına karşın sınıf kimliği güç kaybetmeye devam etmiştir. Tersinden birçok az gelişmiş ülkede ise kapitalist çalışma ilişkilerinin giderek daha fazla yerleşmesine rağmen çalışanların sınıf kimliği üzerinden istikrarlı bir politikleşmesi söz konusu olmamıştır. Ortada duran somut gerçek şudur: gerek gelişmiş gerekse de azgelişmiş ülkelerde ağır sanayide istihdam olan sendikalı işçiler dışında kalan ve sayıları giderek büyüyen çalışan veya işsiz dezavantajlı kesimler sınıf kimliğine itibar etmemektedir.

Bu durum çeşitli faktörlerden yola çıkarak izah edilebilir: Üretimin parçalanması, esnekleşmesi ve kolektif davranışı oldukça zayıflatan yeni çalışma ilişkilerinin geniş çalışan kesimleri içinde bir sınıf kimliğin mayalanmasına izin vermiyor oluşu veya sosyalist dünyanın çöküşüyle birlikte sınıf kimliğinin de ideolojik düzeyde meşruiyet yitimine uğrayışı, sınıf kimliğinin ezilenler açısından kurtuluş imgesini çağrıştıran bir alternatifi temsil etmekten çıkışı vb.

İzahatı ne olursa olsun verili gerçeklik, ezilenlere ve sömürülenlere sınıfı yegane evrensel kimlik olarak sunmakta ısrar edenlerin çabalarını boşa çıkartmaktadır. Çalışma yaşamında kolektif eyleme geçme olanağı olmayan ancak üretim ilişkileri karşısındaki pozisyonları itibariyle yani teorik olarak sınıf kategorisine giren toplumsal kesimler sınıf kimliğini edinmeyi tercih etmemektedir.

Türkiye örneğinden hareket edersek, teorik olarak artı değer sömürüsüne doğrudan dahil olmamasından ötürü sınıf kategorisi içinde değerlendirilmesi oldukça tartışmalı olan bir öğretmenin işçi sınıfı kimliğini daha rahat kabul edebilmesine karşın teorik olarak sınıf kategorisine kesin olarak giren küçük atölyede çalışan vasıfsız bir konfeksiyon işçisinin sınıf kimliğine kendisini oldukça yabancı hissettiğini sıklıkla gözlemlemekteyiz. Thompson’cu bir yaklaşım sahibinin, bu örnek üzerinden öğretmeni sınıfın bir mensubu olarak nitelemesi beklenirken, konfeksiyon işçisini sınıf mensubu olarak nitelememesi muhtemeldir. Ancak meseleyi karmaşıklaştıran başka durumlar da vardır. Aynı örnekten ilerlersek, kendisini sınıf kimliği altında ifade eden öğretmen, hak alma mücadelesinde yer alırken karşı karşıya geldiği düzenin kolluk güçlerine çoğunlukla tek bir taş atmaktan bile kaçınırken, kendisini sınıf kimliği altında ifade etmeyi çoğu kez tercih etmeyen konfeksiyon işçisi herhangi bir nedenle katıldığı gerekçesi muhtelif bir eylemde önüne gelen polis otosunu ters çevirmekten veya  yakmaktan kaçınmayabilmektedir. Bu yalnızca Türkiye’ye özgü bir durum da değildir. Örneğin kendisini sınıf mensubu saymayanların Paris’in banliyölerindeki ayaklanmalar sırasında sergiledikleri yıkıcı pratiğin zerresi, ayaklanmanın hemen ertesinde Fransız Elektrik Kurumu’nun özelleştirilmesine karşı, kendilerini tartışmasız biçimde sınıf mensubu sayan işçilerin gerçekleştirdiği kitlesel eylemlerde gözlemlenememiştir.

Yukarıdaki örnekler kavram olarak sınıf ile temsil biçimi olarak sınıfın birbirine indirgenemezliğini göstermek amacıyla verildi. Ayrıca aynı örnekler üzerinden günümüzde kendisini sınıf olarak temsil edenlerin, örneğin 19. yüzyılda kendisini sınıf kimliği altında ifade edenlerden farklı olarak, genelde yıkıcı pratik gösterme eğiliminde olmadığına vurgu yapıldı. Bu farklılığı bilinç faktörünü eksen alarak açıklamaya dönük çabaların tarihsel materyalizmle bağdaşmadığı kanısındayız. Dolayısıyla maddi olanı temel alan bir çözümlemeye girişmek gerekmektedir.

Toplumsal formasyon, işçi sınıfı ve proletarya

Marksizmin kurucularının sınıfları üretim ilişkileri düzeyinde tanımladığını biliyoruz. Ne var ki, toplumsal formasyon düzeyinde varolan ilişkiler üretim ilişkilerinden fazlasını içermektedir. Yani toplumsal ilişkiler kavramının kapsamı üretim ilişkilerini içerir ama ona indirgenemez. Bunun nedeni açıktır: toplumsal formasyon yalnızca iktisadi düzeyden ibaret değildir ve üstyapısal düzeyi (devlet, hukuksal sistem, politika, ideoloji) de içerir. Aynı durum, tüm toplumsal formasyonun, iktisadi yapıya bağlı olarak şekillenmesine rağmen, niteliği itibariyle iktisadi olmayan ilişkileri de bünyesinde barındırması sonucunu doğurur. İşçi sınıfı da kapitalist üretim tarzında sömürülen bir kesimi tanımlamak üzere geliştirilmiş bir kavram olarak iktisadi yapı veya aynı anlama gelmek üzere üretim ilişkileri esas alınarak tanımlanmıştır. Ancak toplumsal formasyon iktisadi yapıdan ibaret olmadığı için bünyesinde ortaya çıkan tüm toplumsal mücadeleleri iktisadi sömürü ilişkilerinden hareketle tarif etmek yeterli olmamaktadır. Öyle olduğu için üretim ilişkileri alanında sömürenler ve sömürülenler olarak kavramsallaştırılabilen bölünmeyi, toplumsal ilişkilerin bütünü esas alındığında daha kapsayıcı olabilen, M. Kayaoğlu’nun ifadesiyle sınıf-aşırı bir kavram ikiliği üzerinden yapma ihtiyacı ortaya çıkmıştır.

Bu meseleyi çözümlemeye çalışan P. Bourdieu, tahakküm (domination) ilişkileri üzerinden tanımladığı egemenler/tâbiler ayrımını esas almıştır. Toplumsal formasyonun her bir düzeyinde (iktisadi, kültürel, politik vs.) tahakküm mücadelesine yataklık eden birbirinden görece özerk alanların (champs) bulunduğu yönünde bir açıklama geliştiren Bourdieu, bu alanların her birinin egemenleri ile tâbileri arasında bitimsiz bir  iktidar mücadelesinin sürdüğü hipotezinden hareket etmektedir. Bourdieu bu tarih dışı-yapısal kavramsallaştırma sayesinde, her bir tarihsel dönemdeki ve her bir ülkedeki tüm toplumsal kurumların hem iç işleyişini hem de söz konusu kurumların aralarındaki ilişkilerin biçimlenmesini tahakküm ve iktidar ilişkileri üzerinden açıklama yoluna gitmiştir.

Aynı bahiste meydana çıkan sorunu çözmek için N. Poulantzas “sınıf yerleri” ile “sınıf pozisyonları” ayrımına başvurmuştur[17]. Poulantzas, yapısal belirlenimlerden hareketle tespit edilebilen “sınıf yerleri”nden farklı olarak “sınıf pozisyonları”nın ancak konjonktürel olarak tespit edilebilmesinin mümkün olduğunu belirtmiştir. Buna göre “sınıf pozisyonları” her zaman ideolojik, politik ve iktisadi mücadelelerin neticesinde kendisini konjonktürel olarak çeşitli ittifaklar üzerinden dışa vurabilmektedir. Poulantzas’ın bu bakış açısı üzerinden ulaştığı kavram ikiliği iktidar bloğu / halk ayrımı olarak ifadesini bulmuştur.

Türkiye’de ise bu soruna dair bir çözümleme girişiminde bulunan ilk Marksist Hikmet Kıvılcımlı olmuştur. Kıvılcımlı, Modern Çağ / Antika Tarih ayrımına giderek, modern çağda temel belirleyici olduğunu savunduğu sömüren sınıf / sömürülen sınıf ayrımının yanına, antika tarihte egemen olan ve modern çağa da kısmen devrolan Medeniyet / Barbarlar bölünmesini de eklemiştir[18]. Modern çağda, sömürülen sınıfı (yani işçi sınıfını) sosyal devrimci olarak addeden ve sahip olduğu kuruculuk misyonuyla kadim devrimci dinamiklerden ayrıldığını belirten Kıvılcımlı, barbarları ise yalnızca yıkıcı nitelik taşıyan tarihcil devrimciler olarak tanımlamıştır. Anlaşıldığı üzere Kıvılcımlı, tarih bilimsel bir kategorileştirme olan sınıflar ile toplumsala ilişkin bir kategorileştirme olan Medeniyet-Barbarlar ayrımını aynı düzeydeymişlercesine ele almış ve Tarih Tezi’ne katmıştır.

M. Kayaoğlu ise sınıfın tanımlanması konusunda Cohen’i izler[19]. Cohen sınıfsal bölünmenin toplumsal üretim tarzı düzeyinde gerçekleştiğini belirttikten sonra, işçi sınıfının emek ürünlerine sahip olamadığı için Marx tarafından sömürülmüş kabul edildiğini belirtir. Bu düzeyde bahsi geçen sınıf görece nesnel bir ekonomik kategoriden, Bourdieu’nün ifadesiyle söyleyecek olursak teorik veya kağıt üzerinde sınıftan başka bir şey değildir. Ancak Bourdieu’den farklı olarak ve Thompson’un tam tersine Cohen, sınıfın toplumsal üretim tarzı dışında başka bir düzeyde tanımlanabilmesinin Marksizm açısından mümkün olmadığını belirtir. Bu kavrayışı takip eden Kayaoğlu, toplumsal üretim tarzıyla toplumsal formasyon arasındaki ilişkiyi belirginleştirir. Buna göre, toplumsal üretim tarzı olarak altyapı ile devlet, hukuk, ideoloji gibi öğelerden oluşan üstyapının birliği toplumsal formasyonu oluşturur. Toplumsal formasyonda altyapının belirleyiciliği söz konusudur, ancak bu belirleyiciliğin sürmesi üst yapı kurumlarının sınıfsal baskı işlevlerini yerine getirmesine bağlıdır. Diğer yandan Kayaoğlu’na göre sınıfsallığı tanımlanabilen devlet ve hukuktan farklı olarak, üstyapının en üst öğeleri olan ideolojilerin verili bir andaki sınıfsallığından aynı dolaysızlıkla bahsedebilmek mümkün değildir.[20] Kayaoğlu, üstyapı kurumlarınca sınıfsal baskı işlevinin yerine getirilmesinin toplumsal formasyonda ezme/ezilme ilişkilerini şekillendirdiğini ve bu ilişkinin sonucunda ortaya çıkan ezenlerle ezilenler arasındaki mücadelenin dolaysızca sınıfsal olmayan ideolojilere referansla toplumsal düzeyde temsile kavuşabileceğini söylemektedir. Ancak Kayaoğlu’nun yaklaşımında ayırt edici ve ilgi çekici olan husus, emek ürününe sahip olmadığından dolayı nesnel olarak sömürülen kategorisindeki insanlarla, toplumsal formasyon düzeyinde baskıya uğrayan, ezilen insanların birebir örtüşmediğine işaret etmesidir. Böyle bir ayrım Marksizmin kurucuları tarafından yapılmamıştır. Ancak Marx ve Engels’in işçi sınıfı ile proletarya kavramlarını kullanımlarının izini sürdüğümüzde bu konuda kimi çıkarımlar yapabilmemiz mümkün olabilmektedir.

Marx’ın henüz kağıt üzerinde sınıfı tarih bilimsel bir içerikle kavramsallaştırmak üzere çalışmalarına başlamadan önce, yani Veydemeyer’e ünlü mektubunu henüz kaleme almadığı sırada da sınıf terimini kullandığını, proletarya terimine başvurduğunu biliyoruz. Marx 1844’de Paris’te yayınlanan Alman-Fransız Yıllığı adlı dergide proletaryayı daha çok toplumsal bir içerikle tanımlamıştır: “Onları yara berelerinin çokluğundan ve yoksunluklarından tanıyacaksınız[21].

İlerleyen dönemlerde de Marksizmin kurucularının toplumsal olana ilişkin yazılarında genellikle proletarya kavramına başvururken, tarih bilimsel çalışmalarında işçi sınıfı kavramını kullanmayı tercih ettiklerini görürüz. Marksizmin bilim ayağının varlığını tanıtlayan Kapital’de proletarya kavramına birkaç istisnai örnek dışında neredeyse hiç başvurulmamış olması bu konuda somut bir göstergedir. Bu nedenle Marksizmin kurucularının özellikle olgunluk eserlerinde sınıfı daha çok toplumsal üretim tarzı düzeyinde belirlenen ilişkisel bir konumu, proletaryayı ise toplumsal nitelikli bir pozisyonu ifade etmek üzere kullanmaları “neden iki kavram?” sorusu bağlamında anlamlı ve işlevsel bir kalkış noktası sunmaktadır. Keza “lümpen işçi sınıfı” yerine “lümpen proletarya” kavramının kullanılması, bu ikincisinin üretimin maddi ilişkilerinden çok toplumsal düzeye referans yapılmak suretiyle tanımlanma çabasının bir ürünü olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Öyle ya, üretim ilişkilerinin dışında olan bir tabaka, sıfatı lümpen de olsa proletarya olarak nitelenmiştir. Yine “dün kazandığıyla bugün yaşayan” ve yarın iş bulup bulamayacağının garantisi olmayanlar, olarak Engels tarafından ortaya konulan proletarya tanımı da toplumsaldan ve maddi yaşam koşullarından yola çıkarak yapılmıştır.

Buna rağmen, Marksizmin kurucularının iki kavramın arasında ayrım koymak konusunda çok özenli davranmamalarının nedeni olarak ise; üretim ilişkileri karşısında sahip olunan yere göre tanımlanan işçi sınıfı kategorisi ile toplumsal pozisyonları itibariyle “zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi olmayan”ları kategorize edebilmek için tanımlanan proletaryanın, 19. yüzyıl Avrupası’nda dönemsel olarak aynı toplumsal olguya tekabül ediyor olmaları gösterilebilir. Söz konusu dönemde bir hesabı yapılması mümkün olabilseydi, üretim ilişkileri karşısındaki konumuna göre işçi sınıfı kapsamına girenlerin tamamına yakınının proleter yaşam koşullarına tabi oldukları gözlemlenebilirdi. Anlaşıldığı üzere 19. yüzyılda proleter açık biçimde ezilen bir toplumsal tabakadır. Bu tabakanın ezilmesini ise Marx, yara berelerinin çokluğuyla ve yoksunlukları üzerinden tanımlamaya çalışmıştır.

Açıktır ki proleterlerin yara berelerinin çokluğuna işaret eden Marx, baskı ve şiddet öğesinin gerek ezenlerin ezilenlerle gerekse de ezilenlerin kendi aralarında kurdukları toplumsal ilişkilerde belirleyici olduğunu vurgulamaya çalışmaktadır. Devletin çeşitli aygıtları tarafından baskıya ve şiddete maruz kalan ezilen, bilfiil yaşadığı toplumsal sorunları şiddete başvurarak çözmeye meyilli olmasıyla diğer toplum kesimlerinden ayrılır. Bu anlamda bir ezilen olan 19’uncu yüzyılın proleteri yıkıcı pratiğe son derece açıktır.

Marx proleterin bir diğer ayırt edici özelliği olarak yoksunluğunu öne çıkartmıştır. Yoksunluk, yoksulluktan farklı ve daha geniş bir anlama sahiptir. Yoksulluk toplumsal zenginlikten pay alma düzeyinde ortaya çıkan bir durum olarak tanımlanabilir. Oysa yoksunluk çok boyutludur. Toplumsal zenginlikten pay alma düzeyi itibariyle yoksul sayılamayacak bir kişi de, içinde yaşadığı toplumsal düzenin resmi ideolojik çerçevesine ters düşen inancını, dilini, düşüncesini, kültürünü ifade etme şansının olmaması nedeniyle kendisini yoksun hissedebilir. Keza bir gencin daha özgür bir gelecek için çıkış yolu bulamıyor oluşu da, bir kadının toplumsal hayata erkekle eşit biçimde katılamıyor oluşu da söz konusu genç ve kadında yoksunluk duygusunun ortaya çıkmasına neden olacaktır. Burada önemli olan, yoksunluk durumunu hissedenlerin tarih aşırı mutlak kriterler üzerinden tespit edilmesinin mümkün olmadığını ve yoksunluğun toplumsal –ve konjonktürel- olarak belirlendiğinin tespit edilmesidir. Öyle ki, hiçbir kadının toplumsal hayata katılmadığı ve buna genel anlamda ideolojik olarak rıza gösterildiği bir toplumda kadınlarda bir yoksunluk hissi oluşmazken, kadınlarla erkeklerin eşitliğini vaaz eden bir toplumsal düzende kadının erkek karşısındaki dezavantajlı toplumsal statüsü bir yoksunluk durumuna ve buna karşı isyan etme eğilimine yol açabilecektir[22].

19’uncu yüzyılın Avrupalı proleteri yoksundur. Herkesin eşit olduğu vazedilen bir topluma katılmak için toprağını bırakarak şehre gelmiştir. Ancak orada kentliler tarafından sahip olduğu kültür ve gelenekleri nedeniyle aşağılanmıştır. Kimi zaman sefalet ücretine mahkum edilmiş, kimi zaman da işsiz kalmıştır. Çalışırken de işsizken de toplumun, medeniyetin dışına itilmiştir. Bu dönemde proleter Kıvılcımlı’nın tanımladığı anlamda barbardır. Dönemin yıkıcı dinamiği olan ve toplumsal düzeyde ezilen tabaka olarak beliren proletarya politik düzeyde ise kendisini işçi sınıfı olarak temsil etmiştir. Ancak ilerleyen dönemde, Avrupa’da kendisini politik düzeyde işçi sınıfı olarak temsil edenler, giderek ezilen ve dolayısıyla proletarya olmak özelliklerini yitirmiş, yoksun olmaktan ve yıkıcı dinamik olmaktan çıkmıştır.

Proleter Paris ayaklanmacıları: Post-kolonyalist – Müslüman – Fransız

Yukarıda ifade ettiğimiz yaklaşımlar ışığında Paris Ayaklanması’nı ve ayaklanmanın aktörlerini tanımlama işine girişebiliriz. Toplumsal üretim tarzı açısından bakıldığında ayaklanmayı gerçekleştirenlerin bir kısmının işçi sınıfı nesnel kategorisine girdiklerini pekala söyleyebilmek mümkündür. En azından ayaklanmaya katılanların neredeyse tamamına yakınının geçinmek için yaptıkları çoğu enformel nitelikte ve geçici işlerin sonucunda emek ürününe sahip olmadıklarından bahsedebiliriz. Ancak Fransız toplumunda üretim sürecine işçi olarak dahil olan ve emek ürününe sahip olamayanların büyük bir çoğunluğu bu ayaklanmaya katılmamıştır. Ayaklanmacıların kendilerini işçi sınıfı ismi üzerinden temsil etmeye itiraz geliştirmelerinin bir sebebi budur ve olgusal olarak haklıdır. Bir diğer önemli sebep, 19’uncu yüzyılda ayaklanan proleterlere işçi sınıfı ismini benimseten ideo-politik akım olan Marksist hareketin günümüzdeki temsilcileriyle Parisli ayaklanmacılar aralarında müthiş bir kopukluğun ve dünya farklılaşmasının olmasıdır. Metin Yeğin’in Özgür Gündem’de bu duruma ilişkin getirdiği açıklama oldukça yerindedir: “Bu bölgeler daha çok sol oy deposu, örgütlenmesi güç kesim, bağnaz, Müslüman, acınası, yardım edilesi, kapitalizmin gerçeğini yansıtan ama şiddet dolu, ama soyguncusu çok, ama iyi Fransızca konuşamayan ama fazla okumayanlardır. Bu nedenle Fransız solu onlara yukardan bakar, birlikte örgütlenmek yerine kendine tâbi ve ikincil güç olarak algılar.”[23]

Ayaklanmacıları toplumsal ilişkiler düzeyinde ele aldığımızda ise ezilen konumda olduklarını rahatlıkla tespit edebiliriz. Yoksunluklarıyla ve yara berelerinin çokluğuyla yani ezilmeleriyle Paris ayaklanmacıları Fransa’nın proletaryası olarak nitelenebilir. Ancak ayaklanmacıların hangi yoksunluklarla malul olduklarının ve bu duruma etki eden faktörlerin tespit edilmesi önemlidir.

Göçmenlik, bize göre, ayaklanmacıların ayırt edici yönü değildir. Her şeyden önce ayaklananlar göçmen statüsünde değillerdir. Çoğunluğu göçmen çocuklarıdır ve önemli kesimi Fransa’da doğmuştur. Ayaklanmaya katılanların yalnızca yüzde 6’sının göçmen statüsünde olduğu tespit edilmiştir. Daha da önemlisi, ayaklanma “göçmen kökenli” olarak tanımlanmaya bir itiraz olarak gerçekleşmiştir. Fransa Devleti, bu gençlere tüm Fransız vatandaşlarıyla eşit haklara sahip olacaklarını vaad etmiştir. Ayaklanmacılar, ders kitaplarında Fransız vatandaşlığının nasıl da kusursuz biçimde tüm insanları eşit kıldığına dayanan resmi ideolojiyle büyümüş bir kuşaktan gelmektedir. Anayasal eşitliğin bir masal olduğunu anlamaları ayaklanmacıları harekete geçiren en önemli faktörlerden birisidir. Bir diğer husus ise tüm göçmenlerin veya göçmen çocuklarının da ayaklanmaya katılmamış olmasıdır. Örneğin Paris’te oldukça yoğun bir nüfusu temsil eden Uzakdoğu ve özellikle de Çin kökenliler ayaklanmalara ucundan bile katılmamıştır. Çünkü, en az ayaklanmacılar kadar kötü ekonomik ve sosyal şartlarda yaşayan Uzakdoğulu, “göçmen kökenli” olarak tanımlanmayı bir yoksunluk olarak algılamamaktadır. Uzakdoğulu kendisinin Fransa’da yabancı olduğunu önsel olarak veri kabul eder. Bu veri üzerinden beklentilerini oluşturur. Uzakdoğulular kadar olmasa da Türk ve Kürt kökenlilerin de büyük bir kısmı aynı durumdadır. Türk ve Kürt kökenlilerin birikimlerini Türkiye’de değerlendirmeyi tercih etmeleri ve uydu antenlerinden Türkiye televizyonlarını izlemeleri bile bu durumun en önemli göstergelerinden birisidir. Oysa ayaklanmacılar tamamen Fransalıdır. Bu nedenle toplumsal düzeyde proleter karakter gösteren bu ayaklanmanın bir göçmen hareketi olarak tanımlanması doğru değildir[24].

Diğer yandan ayaklanmacıların ayırt edici bir diğer özelliği, ailelerinin kökenlerinin eski Fransız sömürgelerine dayanması ve yine ailelerinin inançlarının İslâm olmasıdır. Eski sömürge ülkelerden gelmeleri, bugünkü sorunlarına dair çözüm yolu bulma arayışları sırasında sömürgeciliğe karşı geçmiş dönemde ülkelerinde yürütülen mücadele tarihleriyle ideolojik düzeyde ilişki kurmalarına olanak sağlamaktadır. Bu da sömürgecilik dönemini mahkum eden post-kolonyalist ideolojiyle doğrudan etkileşime girmeleri sonucunu doğurmaktadır. Bu durum ayaklanmacıları, Uzakdoğulu, Latin veya Ortadoğulu göçmen kökenlilerden farklılaştırdığı gibi, özellikle en görkemli sömürge karşıtı mücadelelerin yaşandığı Cezayir kökenlilerin ayaklanmacılar içindeki oranını artırmaktadır.

Diğer yandan, emperyalizmin militarist açılımlarını meşrulaştırabilmek için hep bir “biz” ve “öteki” ayrımına gittiğini biliyoruz. Ezilenlerin de mücadeleleri sırasında emperyalizmin tanımladığı “öteki”ye referansla kendi ideolojisini kurma eğiliminde olduğunu biliyoruz. İki kutuplu dünya koşullarında emperyalizm “öteki” olanı sosyalist dünya olarak tanımlamıştı. Bu nedenle, söz konusu dönemde dünya ölçeğinde ortaya çıkan ezilen hareketlerinin neredeyse tamamına yakını “sosyalizm”i temel ideolojik referans kaynağı olarak benimsemişti. Günümüz emperyalizmi ise bilindiği gibi “öteki” olanı İslâm dünyası olarak tanımlamakta ve tüm askeri operasyonlarını İslâm ülkelerine yönelik gerçekleştirmektedir. Bu durum, bir yandan emperyalizmin askeri operasyonlarının hedefi haline gelen ülkelerde İslâm kimliği üzerinden bir direniş geleneğinin ortaya çıkmasına neden olurken, diğer yandan da Müslüman nüfusun azınlıkta olduğu ve dışlanma mekanizmalarına tabi olduğu ülkelerde de İslâm’ın bir ezilen ideolojisi olarak benimsenmesine ve bir toplumsal temsil biçimi olarak artan oranda sahiplenilmesine yol açmaktadır. Bu bağlamda 11 Eylül’ün İslâm’ın küresel bir direniş ideolojisine dönüşmesinde önemli bir dönüm noktası olduğunu belirtmek gerekmektedir. Paris Ayaklanmasına katılanların da çok büyük bir kesimi en azından kültürel olarak kendisini İslâm olarak ifade etmektedir. Kuşkusuz bu ayaklanmayı Tayyip Erdoğan gibi tek başına “başörtüsü sorunu”na bağlamak ne denli abesle iştigal etmek olacaksa, genel olarak Fransa’da ve tüm Batı ülkelerinde giderek güçlenen İslâm fobisinden tamamen bağımsız olarak değerlendirmek de doğru olmayacaktır. Fransa Devleti’nin kendine özgü katı laikçi tutumu İslâm’ı Fransa’nın banliyölerinde de harekete geçirici ortak kimlik haline getirmektedir.

Dolayısıyla Paris Ayaklanması’nın toplumsal ilişkiler düzeyinde tekabül ettiği konum itibariyle bir proleter ayaklanması olarak nitelenmesinde teorik bir sorun yoktur. Ne var ki, bununla yetinen bir açıklama, bu ayaklanmayı dünyanın herhangi bir yerinde tarihin herhangi bir anında ortaya çıkan herhangi bir proleter ayaklanmasından ayırt etmeye izin vermeyeceğinden ötürü politik olarak bir değer taşımayacaktır.

Paris Ayaklanması, ideolojik düzeyde, hem post-kolonyalist ve hem de İslâmi direniş hareketlerinin referanslarıyla güçlü bir alışveriş ilişkisi içindedir. Ancak diğer yandan, Paris Ayaklanmacıları’nın Fransız gençleri oldukları gerçeği ihmal edilmemelidir. Öyle olduğu için, Fransa’nın ünlü eşitlik, özgürlük ve kardeşlik şiarlarını politik olarak dıştalamaksızın, adalet aramayı seçmişlerdir. Fransa’nın üzerine bina olduğu ilkeleri vaaz eden okulları yakmaları, Fransa’nın ürettiği silahlarla Fransa’yı vurmakta olduklarını göstermektedir. Bu nedenle ayaklanmanın politik talepleri çoğu solcunun ifade ettiğinin aksine son derece belirgindir.

Paris Ayaklanmacıları’nın her yanları yara bere içindedir. Adalet arama yöntemleri, devletin kolluk kuvvetlerinin güvenlik gerekçesiyle kendilerine reva gördüğü yöntemle aynıdır: Şiddete karşı şiddet.

Bu anlamda, Paris Ayaklanmacıları barbardır, yıkıcıdır. Kuşkusuz hem proleter oldukları için, hem inançları nedeniyle, hem de yaşam mücadelesinde yaşıtları olan “beyaz” Fransızlar karşısında dezavantajlı oldukları için ezilmektedirler. Bu nedenle “ezilenler” terimi ayaklanmacıları tanımlamaya en uygun ve en kapsayıcı ifade olarak görülmektedir.

Sol açısından Paris Ayaklanması’nın mücadele içinde nasıl anlamlandırılacağı ve nasıl konumlandırılacağı meselesi ise önemlidir ve turnusol kağıdı işlevi görmektedir. Türkiye solunun önemli bir kesimi gibi Fransız solunun neredeyse tamamı bu ayaklanmayı, a) Kapitalizmin toplumsal sonuçlarına bir tepki olmakla beraber sosyalist bir perspektiften yoksun olduğu, b) İşçi hareketiyle ve onun talepleriyle ilişkilenmeksizin bir sonuca ulaşmasının mümkün olmadığı tespitlerinden hareketle önemsizleştirmişlerdir. Fransız solunun tutumu bu bahiste çok açıktır: Ayaklanma sürerken dışarıdan destek vermek ve kelimenin gerçek anlamıyla dışarıdan –veya uzaktan- “bilinç taşıma” çabası içinde olmak, ayaklanma bittikten sonra ise sanki hiç böyle bir olay gerçekleşmemiş gibi rutin çalışma başlıklarına geri dönmek.

Oysa açıktır ki, Paris Ayaklanması proletaryanın ve onun devrimci eylem tarzının bir yüzyılı aşkın bir süreden sonra Avrupa’ya geri dönüşünü simgelemektedir. Bu durum, sol hareket açısından mevcut ideolojik çerçevenin, örgütsel araçların ve önceliklerin, politik taleplerin vb. yeniden tarif edilmesini gerektirirken bunun emaresine bile rastlanmamaktadır. Fransız solu verili haliyle giderek orta sınıflaşmış ve nicelik ve nitelik olarak güç kaybetmekte olan  geleneksel işçi hareketinin içinde çalışma yapmanın dışında bir politik öngörüden yoksundur. FKP’nin (Fransız Komünist Partisi) devrimcilikle arasındaki köprüleri uzun yıllar önce attığı, LO’nun (İşçi Mücadelesi) ise kronik olarak işçicilikle malul olduğu bilinse de, LCR’in (Devrimci Komünist Liga) bu konudaki öngörüsüzlüğü, açıkçası Marksizmin Fransa’da devrimci politik bir akım olarak yeniden filizlenmesi umutlarını zayıflatmaktadır.

Paris Ayaklanması’nı Türkiye solunun değerlendirme biçimi ise, değerlendirmeyi yapan öznenin Türkiye’deki toplumsal dinamiklere ilişkin yaklaşımıyla bağlantılı olduğu için önem taşımaktadır. Bu konudaki değerlendirmeleri, Türkiye solunun değişik bileşenlerinin önceliklerini, kaçınılmaz sona doğru ilerleyen mevcut sendikalar içinde çalışma yapmaya mı vereceği, yoksa metropollerin varoşlarında yaşayan, istikrarlı iş sahibi olmayan, kendilerini etnik, mezhepsel veya bölgesel kimlikler ekseninde tanımlayan, yarınsız yeni proleterler içinde mevzilenmeye mi vereceği sorusunun yanıtının ne olduğu konusunda da fikir vermektedir.

Bu konudaki tutumun net ve ayırt edici olduğu görülmelidir: yıkıcı ve barbar proleterlerle, ezilenlerle kaderlerini politik düzeyde ortaklaştıranlar yani Marksistler bir yana, onları yıkıcılık özelliğini kaybetmiş, bu anlamda medenileşmiş, düzen içileşmiş geleneksel sendikal hareketin kuyruğuna takmayı önerenler diğer yana…


[1] “Fransa’da isyan dinamikleri yerli yerinde duruyor” , Sosyalizm İçin Kızılbayrak, Sayı: 45, 19 Kasım 2005.

[2] Yüksel Akkaya, “Paris’i Yıkmayan “İsyan”a Ben İsyan Demem!”. www.sendika.org, 15 Kasım 2005.

[3] Kamil Tekin Sürek, “Ezilenlerin Ayaklanması”, Evrensel, 8 Kasım 2005.

[4]Paris’i Yakan Ateş ve AB’nin Eriyen Sosyal Devleti”, Bağımsızlık, Demokrasi ve Sosyalizm İçin Yürüyüş, Sayı: 27, 20 Kasım 2005.

[5]Göçmen isyanı Avrupa’yı sarstı”, Ezilenlerin Sosyalist Alternatifi Atılım, www.atilim.org, 11 Kasım 2005.

[6]Çatışmalar kitleselleşerek yayılıyor”, www.alinteri.org, 7 Kasım 2005.

[7] Mustafa Kahya, “Yoksulların İsyanı”, Özgür Gündem, 11 Kasım 2005.

[8] Metin Çulhaoğlu, “Karşıtlık ve Çelişki”, Komünist, Sayı: 239, 11 Kasım 2005.

[9]Fransa Olayları İşte Avrupa Cehennemi”, www.iscimucadelesi.net, 9 Kasım 2005.

[10]Paris Varoşlarından Gelen Patlama”, Marksist Tutum, Sayı:8, Kasım 2005.

[11] Z. Simurg, “Paris Yanarken…. Uluslar Yok Olmadan Eşitlik de Olmayacak !”, www.koxuz.biz, 23 Kasım 2005.

[12] Melik Kara, “Devrimci Yıkıcılığın Küresel Yükseliş Dönemi”, Teori ve Politika, Sayı: 32-33, Güz 2003-Kış 2004, s.191-192.

[13]La colère et la violence prolétariennes des banlieues… annoncent les futures tempêtes sociales !”, http://paris.indymedia.org/article.php3?id_article=46278, 12 Kasım 2005.

[14] Edward P. Thompson, The Making of the English Working Class, Vintage Books, New York, 1963.

[15] Pierre Bourdieu, “Espace sociale et genèse des classes, Actes de la recherche en sciences sociales, No: 51, Mart 1984, s.3-12.

[16] Türkiye’deki memur hareketinin Marksistlerin önderliğinde sınıf kimliğini edinim süreci, ideolojinin kimlik oluşum sürecindeki rolünü açık biçimde ortaya koymaktadır.

[17] Nicos Poulantzas, Les Classes sociales dans le capitalisme aujourd’hui, Editons du Seuil, 1974.

[18] Hikmet Kıvılcımlı, Tarih Tezi Tarih Devrim Sosyalizm, Sosyalist Kütüphanesi, 1996.

[19] Metin Kayaoğlu, “Ezilenlerin Marksizmi”, Teori ve Politika, Sayı: 35-36, Yaz-Güz 2004.

[20] Bu saptamadan bizim anladığımız, maddi üretim tarzının (insanın üretim araçlarıyla üretim yapma tarzının) verili tarihsel evredeki şekillenişinin başka toplumsal üretim tarzlarına özgü kimi eski ideolojilerin (felsefi, politik veya dini) yeniden yaşam bulmasına yol açabileceğidir. Bu çerçeve izlendiğinde kabaca üç sonuca ulaşılır: 1) Bir toplumsal formasyonda devletin ve hukukun sınıfsal baskı işlevini yerine getirdiği, 2) Devletin ve hukukun sınıfsal baskı işlevini yerine getirirken, öz niteliği itibariyle sınıfsal olmayabilen ideolojilerden de beslenebildiği, 3) Sınıfsal baskıya maruz kalan kesimlerin de, bu baskıya boyun eğerken veya bu baskıya isyan ederken yine sınıfsal olmayabilen ideolojilere referansla toplumsal temsilini gerçekleştirebileceği.

[21] Aktaran M. Berman, Marksizmle Maceram, İletişim Yayınları, İstanbul 2005, s. 29.

[22] Burada proleterin ezilen olduğunu söylerken, tüm ezilenlerin proleter olduklarını söylemiyoruz. Kayaoğlu’nun “Ezilenlerden yana olmak her şeyin ontolojik başıdır. Bu önsellik sağlanmadan Marksist olunamaz” saptamasına katılıyoruz. Ancak Kayaoğlu’dan farklı olarak, olağan şartlarda, toplumsal düzeyde bir ezilen olarak proleterin, Marksist özne açısından diğer tüm ezilen kategorilerinden önce geldiği düşüncesindeyiz. Bir Marksist politik özneyi, bir insan hakları savunucusu özneden ayıran niteliklerden birisi de budur. Bu önceliği önemsizleştiren olağanüstü şartlar, geride bıraktığımız yüzyılda sömürgecilik ve emperyalist işgal durumlarında ortaya çıkmıştır.

[23] Metin Yeğin, “Paris İsyanı”, Özgür Gündem, 11 Kasım 2005.

[24] Fransa’da göçmen hareketi, “kağıtsızlar” (sans-papiers) hareketi ile temsil olmaktadır. Bu hareketi oluşturanlar, ağırlıkla Afrika olmak üzere dünyanın çeşitli bölgelerinden yasadışı yollarla Fransa’ya giriş yapmış ve bu ülkede hiçbir yasal statüsü olmayanlardır.

’68 salt bir öğrenci hareketi miydi? – Nazım Yıldırım

2009 Eylül 3
Geliştirici: cevirgec

İşçi sınıfının ve gençliğin “68 Başkaldırısı”nın, tüm dünyada kapitalizmin insanlık dışı toplumsal sistemini yıkıp yeni bir toplum yaratma özlemini yeniden canlandırdığı, hataları ve doğruları ile sonrasındaki tüm siyasal, toplumsal gelişmeler üzerinde derin izler bıraktığı muhakkak. Ne var ki, 1966-1970 yılları arasında emsaline o yıllara dek rastlamadığı yaygınlıkta ve büyüklükte bir toplumsal muhalefet dalgası ile yüz yüze kalan dünya burjuvazisi, o dönemin niteliğini, sonraki kuşakların genelinin zihninde “bireysel özgürlükler için başkaldırı” günleri olarak yerleştirmeyi başarmış görünüyor. O günlerin mücadeleleri içinde edindikleri muhtelif becerileri daha sonra burjuvazinin onlar için açtığı kariyer kulvarlarında kullanmakta beis görmeyen kimilerinin, gençlik günlerinin tatlı aşırılıkları olarak kaleme aldıkları anıları ve o dönemde gerçekleşen büyük grevler, çatışmalar yerine daha çok hippi etkinliklerini konu edinen televizyon görüntüleri de bu yanılsamanın perçinlenmesine katkıda bulunuyor.

‘68 denince akla hep bu yıllarda yükselen gençlik hareketi geliyor. Ancak gençlik hareketindeki bu yükselişin asıl zeminini oluşturan işçi hareketindeki yükseliş ise unutuluyor ya da ona ikincil bir önem atfediliyor. Oysa ‘68 Mayısı ile simgelenen dönem, bir gençlik isyanından, sokak çatışmalarından, üniversitelerin işgalinden ibaret değildir. Bu dönemde, işçi sınıfı başta olmak üzere toplumun geniş kesimleri ayağa kalkmış ve pek çok ülkede devrim/karşı-devrim kamplarında kutuplaşma belirginleşmişti. Üstelik burjuva ideologlarının devrimci isyanın üzerini örtmek için yüzeysel ve simgesel olanı üste çıkartma gayreti ile öne sürdükleri gibi, öğrenci hareketleri de sadece cinsel özgürlük ya da bireysel özgürlük peşinde değildi. Dünyayı değiştirmenin mümkün olduğu duygusu her yeri sarıp sarmalarken, radikalleşen öğrenci hareketi, burjuva kurumları ve bürokratik sol anlayışları karşısına almıştı.

‘68 Rüzgârı

60’lı yılların sonunda, kapitalizmin 2. emperyalist paylaşım savaşından sonra sağladığı istikrar ve büyüme döneminin kendi sınırlarına dayanması ile birlikte, bu dönem boyunca biriken ve keskinleşen çelişkiler, dünya burjuvazisini özellikle gelişmiş kapitalist ülkelerde yükselen kapitalizm karşıtı mücadele ile yüz yüze bıraktı. Kapitalist dünya ekonomisinin göreli istikrarı sarsılırken, bu duruma dünyanın değişik bölgelerinde yükselen ulusal kurtuluş mücadeleleri de eşlik ediyordu.

ABD’de Vietnam’daki işgale duyulan tepki, ırkçılığa karşı büyüyen siyah hareket ile birlikte toplumsal muhalefeti yükseltiyordu. Yüz binlerce kişinin katıldığı savaşa ve ırkçılığa karşı gösteriler yapılıyor, üniversite işgalleri yaşanıyor, hatta ABD borsası Wall Street bile 3 gün işgal altında tutuluyordu. İtalya’da ise öğrencilerin okul boykotları ve sokak direnişlerine paralel olarak dalga dalga ilerleyen grevler ülkeyi sarıyordu. Eylemler o kadar ses getiriyordu ki, ABD başkanı Nixon protestolar karşısında, ziyaret için geldiği ülkeye giremeden geri dönüyordu. Ancak burjuvaziyi asıl telaşlandıran olaylar Fransa’da yaşandı. Mayıs 68’de işçi sınıfı tarihinin o ana kadar gördüğü en büyük genel grev düzenlendi. 20 günden fazla süren bu grevde 10 milyona yakın sayıda işçi hayatı durdurdu. Fransız burjuvazisi iç savaş tehdidinde bulundu.

Kitleselleşen mücadeleler, fabrika, toprak ve üniversite işgalleri ile giderek radikalleşecekti. Bu rüzgârdan elbette Türkiye de etkilenecekti. Dünyada esen rüzgârların da etkisi ile şekillenen Türkiye’deki devrimci mücadele, 60’lı yıllar boyunca ilerleyen işçi sınıfı mücadelesinin zemini üzerinde yükselmişti.

Türkiye’nin 1960’lı Yıllarda Ekonomik ve Siyasal Koşulları

Dünya kapitalizminin canlı bir büyüme sergilediği 50’li yıllarda Türkiye’de hükümet olan Demokrat Parti, iktidara geldiği 1950 yılından sonra, anti-komünist bir hat izleyerek ilanihaye elde edeceğini umduğu dış krediler sayesinde ayakta duran bir ekonomik yapı kurmuştu. Demokrat Parti, her ne kadar bir bütün olarak egemen düzenin sürdürücüsü olduysa da, özelde büyük tarım ve ticaret burjuvazisinin çıkarlarını yansıtıyordu. İzlediği politikalarla daha ziyade bu kesimlerin lehine avantajlar sağladı. Bu durum giderek, egemen sınıf bloğu içindeki konumu zedelenen sivil ve askeri bürokrasinin ve kaynak dağılımından hak ettiği payı alamadığını düşünen sanayi burjuvazisinin huzursuzluğunu arttırdı. Çelişkilerin 50’li yılların sonunda iyice keskinleşmesiyle birlikte 27 Mayıs 1960’ta bir askeri darbe yapıldı ve DP iktidardan alaşağı edildi. 1950-1960 yılları arasında Demokrat Parti hükümetinin sürdürdüğü politikalar ile gadre uğradığını düşünen sanayi burjuvazisi, örneğin tarımda geniş kesimlere uygulanan sübvansiyonlarla “çarçur” edilen sınırlı kaynakların kendi sermayesinin büyümesine elverecek biçimde kullanılmasını savunur pozisyona gelmişti.

60’lı yıllar, önceki dönemlere göre, sanayileşmenin içeriği, yatırımların dağılımı bakımından farklı özellikler taşıdı. Bu yıllarda, önce ağırlıklı olarak montaja dayanan dayanıklı tüketim malları sanayii, zamanla çevresinde beslediği yan sanayi kollarıyla birlikte gelişti. Ancak bu sanayi ürünleri kalite bakımından batılı emsallerinden geri kalmaya devam ettiği için dış pazarlara ihraç edilme imkânları çok sınırlıydı. Bu yüzden burjuvazi geniş ve canlı bir iç pazara ihtiyaç duyuyordu. Kapitalist gelişmeye bağlı olarak, grev haklarını da içeren toplu pazarlık sistemi ve sendikalaşma, belirli sınırlara kadar kapitalistler için de artık kabul edilebilir bir gerçeklik olmuştu. Egemen sınıfların görece demokratik anayasa maddeleri aslında bu gerçekliğe denk düşüyordu. Ancak bu koşullar altında dahi, işçi sınıfı kazanımlarını mücadeleler ile elde edecekti.

İşçi Sınıfı Sahneye Çıkıyor

Ulusal Kurtuluş Savaşının ardından kendine çizdiği rotayla yönelimini kapitalist dünyaya daha fazla entegre olmak olarak belirleyen egemen sınıflar, kapitalist ekonomiyi kerte kerte geliştirmiş ve 60’lı yıllara gelene kadar Türkiye’de modern işçi sınıfının gelişmesinin koşullarını da yaratmışlardı. Sanayi sektörünün milli gelir içindeki payı sürekli artmıştı. Bu pay 1927’de %14,4 iken 1962’de %22,5’e ulaşmıştı. Sanayinin gelişmesi bileşik olarak işçi sınıfının da gelişmesine yol açıyordu. 1927’de sanayi sektöründe çalışan işçi sayısı 450.000 iken 1962’de 1.300.000’e ulaşmıştı. Hizmet sektöründe çalışan işçiler de hesaba katıldığında, mücadelesi etkin olabilecek bir işçi sınıfının varlığı ortaya çıkıyordu. Burjuvazi kendi gelişimine koşut olarak işçi sınıfının da büyümesine yol açmıştı. Bu durum sınıf mücadelesinin yükselmesinin önünü açacaktı.

TİP’in Kuruluşu

Türkiye işçi sınıfı hareketinde 1946 yılından itibaren etkin kılınmaya çalışılan “siyaset dışı sendikacılık” anlayışına karşı tepkiler sınıfın öncü kesiminde giderek büyüdü. Avrupa’da sendikaların etkin olduğu İngiliz İşçi Partisi gibi örneklerin verdiği esinle, parlamentoya artık kendi partileriyle girmek düşüncesini hayata geçirmek isteyen 12 sendikacı tarafından 13 Şubat 1961’de TİP kuruldu. Partiyi Türk-İş tabanına oturtmayı ve yönetiminden destek bulmayı uman kurucular, işçilerin haklarını savunmada sendikalarının yanı sıra bir de siyasal partiye sahip olmalarının ellerini kuvvetlendireceğini düşünüyorlardı. Sendikacıları, yönetiminde yalnızca kendilerinin etkin olacağı böylesi bir siyasal parti kurmaya yönlendiren temel etken 27 Mayıs’ın ardından siyasal yaşamda oluşan görece özgürlükçü ve yenilikçi havaydı. Askeri yönetimin yeni anayasayı hazırlayacak Temsilciler Meclisine işçileri temsilen 6 sendikacıyı alması, sendikacıların siyasal yaşama katılmaları konusunda cesaretlenmelerine vesile olmuştu. Normal olarak, böylesi bir zeminde ve bu perspektiflerle kurulan TİP’in kuruluş dönemindeki programı ve kadrolarının çoğunun niteliği, ilerici bir sınıf partisi görüntüsü oluşturmaktan uzaktı[1]. TİP’in ilk başkanı Avni Erakalın, ilk başkanvekili de Kemal Türkler oldu. Bu dar çerçeve içinde bile olsa bir işçi partisi kurulması Türk-İş yönetimini ürkütmeye yetmişti. Derhal bir Çalışanlar Partisi kurulmasına karar verildi. Yön dergisi çevresindeki aydınların da yoğun destek verdiği bu girişim kadük kaldı.

Türk-İş yönetiminin desteğine dayanan hesapları suya düşen TİP kurucuları, kendi pozisyonlarını güçlü tutmak için partilerini canlandırmaya ve bunun için de aydın kesim içinden bir genel başkan aramaya yöneldi. Kendisi de bir Sosyalist Parti kurma girişiminde iken TİP’in kuruluşu ile planlarını geri çeken ve TİP kurucuları ile temaslarını sürdüren Mehmet Ali Aybar partinin niteliğine ilişkin bazı ilkelerinin kurucular tarafından kabul edilmesi ile genel başkan seçildi. Böylece TİP kuruluşundan bir yıl sonra ilk kimliğinden tamamen farklı olarak, sosyalizan bir kimliğe bürünmüş oldu. Nitekim bu tarihten sonra TİP hızla, Marksistler ve yeni yetişen devrimci kuşaklar için bir çekim merkezi haline gelmeye başladı. Böylelikle uzun bir aradan sonra Türkiye’de ilk defa komünistler, sosyalistler, legal olanaklardan yararlanabilecekleri ve işçi hareketiyle bağlarını geliştirebilecekleri legal bir platforma sahip oluyorlardı. TİP bu yıllar boyunca, parlamentarist ve reformist niteliğine rağmen işçi sınıfı ve gençliğin kitleselleşen mücadelesinin önemli bir unsuru oldu.

Saraçhane Mitingi

1961 Anayasasında işçilere grev ve toplu sözleşme hakkı tanınmasına karşın, bu haklara ilişkin yasaların çıkarılmamış olması işçiler arasında huzursuzluğun artmasına yol açıyordu. İstanbul İşçi Sendikaları Birliği yönetim kurulu sözü edilen hakların bir an önce yasalaşmasını sağlamak amacı ile bir miting düzenlenmesine karar verdi. Bu karar, o güne kadar bin bir türlü baskı ile kendi bağımsız çıkarlarını ortaya koyması engellenmiş işçi hareketi açısından bir çıkışın ifadesiydi. Mitingi Taksim Meydanında düzenlemek isteyen İİSB’nin bu talebi günler süren tartışmalarla reddedildi ve miting yeri Saraçhane olarak belirlendi. Türkiye’nin dört bir yanından gelen işçilerin yüz bin kişiyi aşan katılımıyla 31 Aralık 1961 tarihinde gerçekleştirilen miting oldukça görkemliydi. Sabah saatlerinde Topkapı, Edirnekapı, Kurtuluş, Beşiktaş, Köprü ve Cağaloğlu’nda toplanan işçilerin yürüyüşe geçerek 6 koldan Saraçhane meydanına girdikleri mitingde “şartsız grev istiyoruz”, “lütuf değil hak istiyoruz”, “grevsiz sendika silahsız askere benzer”, “grevi suç sayan zihniyet suçludur” gibi sloganların yazılı olduğu dövizler taşındı. Bununla birlikte alanda, üzerinde komünizm karşıtı sloganlar bulunan çok sayıda pankart da asılıydı. Saraçhane Mitingi, o güne kadar sınırlı bir güce sahip olan sendikaların etkili güçler olarak mücadele alanına çıkmasında önemli bir başlangıç oldu. Politik bilinç düzeylerinin geriliğine karşın işçiler, kendi taleplerini ilk defa bu kadar kitlesel biçimde ortaya koyarak özgüven oluşturmaya başladılar.

“Açların Yürüyüşü”

Saraçhane mitinginin ardından 1962 yılında işçiler sessiz yürüyüşler, oturma grevleri, sakal bırakma eylemleri, yemek boykotları ve direnişlerle hak arama mücadelelerini sürdürdüler. Ancak en çok ses getiren eylem, “açların yürüyüşü” olarak bilinen, 3 Mayıs 1962’de Yapı-İş üyesi 5000’den fazla işçi ve işsizin Ankara’da TBMM’ye doğru yaptıkları yürüyüş oldu. Yaygın işsizliği protesto amacıyla yapılan eylem en az bin kişiye iş bulunması ve inşaat sektöründeki günlük 12 saatlik çalışma süresinin 8 saate indirilmesi taleplerini öne çıkarıyordu. Dönemin Çalışma Bakanı Bülent Ecevit’in Ankara’da işsizlik olmadığı, sendikanın istemlerinin yersiz olduğu açıklamalarına ve valinin yürüyüşe izin verilmeyeceğini belirtmesine tepki gösteren işçiler sendika merkezinden çıkarak Sıhhiye Meydanına doğru koşmaya başladılar. Sıhhiye meydanında polis coplarına rağmen barikatı aşmayı başaran işçiler TBMM önüne kadar geldiler. 12 kişilik bir heyet Meclis ve Senato başkanları ile görüştü. Heyet üyelerinin Meclisten çıkmasından sonra da dağılmayan, basının “bazılarının sırtında yatak yorgan bulunan, üstü başı yırtık, saçı, sakalı birbirine karışmış” diye anlattığı işçiler, elitist bürokrasiye nazire yaparcasına cumhuriyetin başkentinin caddelerinde yürüyüşlerini sürdürdüler. Ertesi günün gazetelerinin başlıkları ortaktı: “çıplak ayaklılar mecliste”. Emekçi kitlelerde biriken hoşnutsuzluklar şurada burada patlak veriyor, kendiliğinden eylemleri ortaya çıkarıyordu. Sınıf mücadelesi ısınıyordu.

Kavel Grevi

Grev ve toplu sözleşme haklarının henüz yasalaşmadığı ve yasak olduğu bir dönemde yapılan Kavel direnişi, Türkiye işçi sınıfı hareketi tarihinde önemli bir dönüm noktası oldu. İşçilerinin mücadeleciliği ve diğer fabrikalarda çalışan sınıf kardeşlerinin dayanışması ile burjuvaziyi grev yasalarını çıkarmaya zorlayan Kavel direnişi, burjuvazinin işçi sınıfının önüne çıkardığı engellerle nasıl başa çıkılabileceğinin de en güzel örneklerinden birini ortaya koydu.

28 Ocak 1963 tarihinde Türk-İş’e bağlı Maden-İş sendikasına üye 170 işçi, İstanbul İstinye’deki Kavel Kablo fabrikasında, fazla mesai ve kıdem esasına göre verilen yıllık ikramiyelerinin tam olarak ödenmemesini, sendikalarından ayrılmaları için yapılan baskıları ve bu sorunları işveren ile görüşmek üzere seçtikleri temsilcilerinin ve şube başkanlarının işten atılmalarını protesto etmek için iş bırakarak, tezgâh başında oturma eylemi başlattı. Eylemin başlamasının ardından işveren, tüm işçilerin işlerine son verildiğini bildirdi. Bunun üzerine işçiler oturma eylemini fabrika önünde kurdukları çadırlarda direnişe dönüştürdüler.

4-5 Şubat günlerinde de eylemlerini sürdüren işçiler, Vehbi Koç’a ait fabrikada çalışan 40 memuru işyerine sokmadılar. Polisle yapılan çatışmalar ve fabrika önünde meydana gelen olayların ardından 18 Şubatta, 4 işçi hakkında polise karşı geldikleri iddiasıyla tutuklama kararı çıkarıldı. Sarıyer savcılığı da fabrika önünde olan olaylarla ilgili soruşturma yürütmekteydi. Savcılık tarafından yapılan açıklamada, Kavel Kablo Fabrikasında eylem yapan işçileri işten atan işverenin tutumunun lokavt sayılamayacağı söyleniyor, böylelikle hukukun kimlerin hizmetinde olduğu açıkça ortaya konuyordu.

Kavel direnişi diğer fabrikalarda çalışan pek çok işçi tarafından da desteklendi. Örneğin yine Vehbi Koç’a ait General Electric fabrikası işçileri bir dayanışma kampanyası başlatarak Kavel işçileri için para topladılar. Türk Demir Döküm’de çalışan 800 işçi de başlattıkları yardım kampanyasının yanı sıra sakal bırakma eylemine başladılar. Kavel direnişi Türk-İş’i de sarsmaya başlamıştı. 27 Şubatta Güney Bölgesinde bulunan 23 sendika başkanı ve 45 yönetici, yaptıkları bir toplantıda Türk-İş’in Kavel direnişinde olumsuz bir tutum aldığını öne sürerek Konfederasyonla ilişkilerini kestiklerini açıkladılar.

Eyleme 2 Mart günü işçi eşleri de katıldı. Direniş sürerken kablo yüklü kamyonların işveren tarafından fabrika dışına çıkarılmak istenmesi üzerine kadınlar barikat kurarak bunu engellemek istediler. Ancak polis ekipleri kadınları dağıttı; olay sırasında pek çok işçi eşi yaralandı. Sürdürülen görüşmelerin sonunda taraflar anlaşmaya vardı. 4 Martta işçiler işbaşı yaptı. Direnişin sona ermesinin ardından 12 işçi tutuklandı. İşçiler hakkında pek çok konuda davalar açılmıştı. 10 Haziranda tutuklu 6 işçinin serbest bırakılmalarından sonra işten atılmaları üzerine, fabrikanın kaplama bölümünde çalışan 30 işçi toplu halde iş bıraktı. Bu eylem nedeniyle Sıkıyönetim duruma el koydu. 24 Temmuz 1963’te yürürlüğe giren 275 sayılı Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanununda yer alan bir madde ile yasanın çıkışından önce grev nedeniyle haklarında takibat yapılan işçilerin davaları düşürüldü. Yasadaki bu madde “Kavel maddesi” diye anıldı.

Kavel’den DİSK’in Kuruluşuna

Grev hakkının artık burjuva yasalarına da girmesinin ardından 1 Kasımda Trio fabrikasında çalışan lastik işçileri greve çıkmıştı. Ancak grev kararı yasadışı ilan edilerek işçiler para cezalarına çarptırıldılar. 7 Kasımda Bursa’da belediye işçileri yasal olarak kabul edilen ilk grevi gerçekleştirdiler. Direnişler, grevler birbirini takip ediyordu: Mersin Ataş rafinerisinde 321 işçi direnişe çıkmış, İstanbul Bozkurt Mensucatta grev kararı alan 1100 işçi işveren fabrikayı kapatınca polislerle çatışmıştı. Singer’de, Goodyear’da, Berec’te, Sungurlar’da, daha pek çok fabrikada ve Batman rafinerisinde grev hakkını kullanmayı öğrenen işçiler mücadeleyi tüm yurda yayıyorlardı.

Zonguldak Kozlu’daki kömür ocaklarında 10 Mart 1965’te başlayan iş bırakma eylemi ve ardından gelişen olaylar işçi sınıfının militanlaşan eylemliliğinin ulaştığı boyutları ortaya koyuyordu. 6000 işçinin liyakat zamlarının dağıtımındaki eşitsizlikleri protesto amacıyla başlattıkları eylem valinin ve askeri kuvvetlerin sindirme girişimlerine maruz kaldı. 12 Martta işçilerin üzerine jandarmanın açtığı ateş sonucu 2 işçi hayatını kaybetti. Bu olayın ardından Kozlu’ya yürüyen maden işçilerinin üzerinden savaş uçakları alçak uçuş yaparak geçiyordu. Buna karşın eylemlerini sürdüren işçilerin Zonguldak Maden İşçileri Sendikasını basacakları söylentisi askeri ve mülki erkânı iyiden iyiye telaşlandırdı. Böyle bir durumu engellemek için çevre illerden takviye birlikler isteyen vali, şehirdeki bütün resmi daireleri kapattı. Bu arada işçiler Zonguldak’ın bütün giriş çıkışlarını kesmişlerdi. Türkiye’de ilk defa bu çapta bir işçi eylemi yaşanıyordu. Olayların büyümesinden ve daha büyük çaplı bir kalkışmadan ürken hükümet harekete geçti; İçişleri Bakanı, Çalışma Bakanı ve Enerji Bakanı Zonguldak’a geldiler. 13 Martta kendileri ile görüşen bakanlarla anlaşmaya varan işçiler aynı gün işbaşı yaptılar.

Bir Dönüm Noktası: Paşabahçe Grevi

Hiç boş kalmayan mücadele sahnesine 31 Ocak 1966’da Paşabahçe işçileri çıkıyordu. Türkiye işçi sınıfı tarihinde önemli bir yeri olan ve mücadeleci militan sınıf sendikacılığı ile uzlaşmacı “siyaset-dışı” sendikacılık anlayışları arasındaki örgütsel yol ayrımının ilk adımlarının atıldığı Paşabahçe grevinin temelinde Cam-İş ve Kristal-İş sendikalarının uzun süredir devam eden yetki sorunu yatmaktaydı. Kristal-İş sendikasının işyeri seviyesinde yeni bir toplu sözleşme yapılması talebinin işveren tarafından reddedilmesi üzerine 2200 işçi greve çıktı. İşverenin kanunsuz ilan ettiği greve katılan işçiler 5 Şubat günü Paşabahçe İskele meydanında bir protesto mitingi düzenlediler. Türk-İş’e bağlı bütün sendika yöneticileri mitinge katıldı. 13 Şubatta TİSK üyesi 12 işveren sendikası bir gazete ilanıyla “maddeten ve manen” grevin karşısında olduklarını ilan ettiler. Grevin sürdürülmesini üstlendiğini açıklayan Türk-İş İcra Kurulu, 21 Martta, işten atılan işçilerin akıbetini işverenin takdirine bırakan ve grevin başlangıcından itibaren geçen süre için işçilere ücret verilmesi talebini içermeyen bir protokolü TİSK başkanı ile imzalayınca işçiler bu protokolü tanımadıklarını ilan ederek işgal başlattılar. Grev sürerken Türk-İş Genel Merkezi 28 Martta yayınladığı bir bildiri ile işçilerin greve son verip, işbaşı yapmasını istedi. 6 Nisanda grevi sona erdirme kararına karşı çıkan Petrol-İş, Maden-İş, Lastik-İş, Basın-İş ve Tez Büro-İş sendikaları Paşabahçe Grevini Destekleme Komitesini kurdular. Bu komite Temmuz 1966’da kurulan ve DİSK’in çekirdeğini oluşturan Sendikalar Dayanışma Konseyinin ilk adımıydı.

Türk-İş üyesi başka sendikalar da sınıf kardeşlerinin devam eden grevini madden ve manen desteklediklerini açıkladılar. 79. gününde hükümet “halkın sağlığını tehlikeye düşürdüğü” gerekçesi ile grevi 1 ay erteledi. İşçilerin büyük çoğunluğunun bu karara rağmen işbaşı yapmamasına karşın, ilerleyen günlerde grev karşıtı yoğun propaganda ve tehditlerin etkisi ile çözülmeler başladı ve 18 Mayısta Yüksek Uzlaştırma Kurulunun kararı taraflarca kabul edilerek toplu sözleşme imzalandı.

Paşabahçe grevinin ardından Türk-İş yönetim kurulu tarafından onur kuruluna sevk edilen sendikalardan Petrol-İş 15 ay, Kristal-İş 15 ay, Maden-İş 6 ay ve İstanbul Basın-İş 3 ay süreyle geçici olarak ihraç edildiler.

Grevi etkin bir silah olarak kullanmayı yükselen eylemliliği ile öğrenen işçi sınıfının karşısında, patronlar kurtuluşu çoğu kez, devletlerinin kendilerine sahip çıkmasında buluyordu. Türkiye’nin dört bir yanında devam eden pek çok grev patronların hükümetleri tarafından “halkın güvenliğini ve sağlığını koruma” gerekçesi ile erteleniyordu.

DİSK kuruluyor

Yükselen sınıf mücadelesi, “siyaset-dışı”, uzlaşmacı sendikal anlayışın sınırlarını zorlamaya başlamıştı. Türk-İş’e bağlı sendikalar ve yöneticiler arasında Paşabahçe Grevi sırasında iyiden iyiye görülmeye başlanan tutum farklılıkları aslında tabandaki öncü işçilerin militanlaşan tavrından ve buna karşı gösterilen tepkilerden kaynaklanıyordu. Büyüyen işçi sınıfının yükselen mücadeleciliği sendika yöneticilerini saf tutmaya zorluyordu. İşçi sınıfının sendikal örgütlerindeki bu gerilim, militan mücadeleyi ve sınıf çıkarlarını savunan sendikaların, Türk-İş’ten geçici ihraçları ile başlayan süreçte DİSK’i kurmaları ile sonuçlandı.

Maden-İş, Lastik-İş ve Basın-İş sendikaları, 12 Şubat 1967’de yaptıkları olağanüstü kongrede, Türk-İş’ten ayrılma ve konfederasyonlaşma kararı aldılar. Bir gün sonra, 13 Şubatta, TİP’in kurulduğu tarihten tam altı yıl sonra, Bağımsız Gıda-İş ve merkezi Zonguldak’ta bulunan Türk Maden-İş’in de katılımı ile DİSK kuruldu. DİSK’in kurucularının neredeyse tümü 1961’de TİP’in kuruluşunda yer almış sendikacılardı. Bağımsız kimi sendikaların katılımı ile toplam üye sayısını 66.000’e ulaştıran DİSK’in ilk genel başkanı Kemal Türkler olmuştu. Türkiye’de sosyalist fikirlerin ilk kez kitleselleşmeye başladığı bu dönemin hemen öncesinde, 1965 yılında, TİP de parlamentoya 15 milletvekili ile girmişti. Böylece gelişmeye başlayan sosyalist hareketle işçi sınıfı arasında organik ilişkiler kurmayı sağlayacak güçlü araçlar ortaya çıkmıştı.

DİSK, Türk-İş’in izlediği sınıf işbirlikçi çizgiye karşı militan sınıf sendikacılığı anlayışı ile mücadele ederek hızla gelişti. Kamu işletmelerinde önü çeşitli yöntemlerle kesilse de, öncü işçilerin militanlaştığı özel sektörün en önemli işletmelerinde örgütlendi. İşçiler akın akın DİSK’e geliyorlar ve DİSK’e üye olma talepleri karşısında patronların tutumları pek çok işçi eylemine sebep oluyordu.

İşçi eylemleri 1968 yılında da artarak sürdü. Zonguldak’ın Kozlu ve Üzülmez bölgelerindeki 25.000 işçi toplu sözleşmelerden sonuç alınamaması üzerine 6 ve 7 Şubattan itibaren iş bıraktı. Büyük yürüyüşlerin yapıldığı ve polisle çatışmaların yaşandığı eylemler 21 Şubatta imzalanan toplu sözleşme ile sona erdi.

Üniversite ve Fabrika İşgalleri Başlıyor

İşçi sınıfının bu eylemleri sürerken öğrenci gençlik de hareketleniyordu. TİP üyelerinin kurduğu Fikir Kulüpleri Federasyonu FKF, gençliğin en ileri unsurları için önemli bir araç haline gelmişti. Öğrenciler üniversite reformu talebiyle Ankara ve İstanbul’daki büyük üniversitelerde boykotlar başlattılar. Üniversiteler işgal edildi. İstanbul’a gelen ABD 6. Filosuna karşı militan ve coşkulu protestolar gerçekleştirildi. Henüz doğru bir özle kavranmamış olmasına karşın, devrimci gençlik içinde anti-emperyalist düşünceler yaygınlaşıyordu.

FKF, bu eylemlerle kitleselleşirken, DİSK de mücadeleci tavrıyla işçi sınıfının desteğini kazanıyordu. 4 Temmuz 1968’te Türk-İş’e bağlı Kauçuk-İş Sendikasının, yetkili olduğunu öne sürerek toplu sözleşme yapmak istemesi üzerine, Derby Lastik Fabrikası işçileri kendilerinin DİSK’e bağlı Lastik-İş sendikasına üye olduklarını belirtip, durumu protesto etmek için işyerlerini işgal ettiler. İşçilerin kendi iktidarlarına giden yolda önemli bir deneyim olan fabrika işgalleri, böylelikle dünyada esen rüzgârla birlikte Türkiye’ye de taşınmış oluyordu. Sosyalist fikirlerin iyiden iyiye yer etmeye başladığı öğrenci örgütleri de bu işgal sırasında Derby işçilerini desteklediler. Türk-İş’in karşı çıkmasına rağmen 8 Temmuzda yapılan oylamada Lastik-İş 930, Kauçuk-İş ise 6 oy aldı. İşçiler oylama sonucunu Kazlıçeşme’deki fabrikanın bahçesinde halaylar çekerek kutladılar. Derby işçilerinin mücadelelerini militanlaştırarak haklarını kazanmaları diğer sınıf kardeşlerine de örnek oldu. İzmir Menemen’de Çamaltı Tuzla İşletmelerinde işçiler fabrikayı işgal ettiler. İşgal polis saldırısı ile sonlandırıldı. Fabrika işgalleri, sonrasında Singer, Demirdöküm ve Sungurlar işgalleri ile sürdü. Bağımsız Çelik-İş’ten DİSK’e bağlı Maden-İş’e geçmek isteyen işçilerin bu istemlerini patronlarına işgalle dayatmaları sonuç verdi. Bu eylemlerinde kolluk kuvvetlerinin şiddetine maruz kalan işçi sınıfı, ordusu, polisi ve yasasıyla burjuva devletin gerçek niteliğini görme fırsatı buluyordu.

İşçi sınıfının kendine güveni giderek yükselip, militanlaşma düzeyi artarken, DİSK’in de bu militanlaşma ile belirlenen mücadeleciliği burjuvaziyi gelişmelerin önüne geçmeye zorladı. DİSK’i tasfiye etmeye yönelik yasa tasarısı, daha sonraları DİSK Genel Başkanı da olacak olan Abdullah Baştürk’ün ve kimi sendikacıların da aralarında bulunduğu komisyon tarafından Meclise gönderildi. Tasarının Meclis’te kabulünden dört gün sonra 15 Haziranda protesto eylemleri başladı. DİSK’e üye olmayan sendikalara bağlı işçilerin de yoğun katılımı ile 16 Haziranda 150.000 işçinin yürüdüğü görkemli eylemler burjuvaziyi dehşete düşürdü. 1960’lı yıllar boyunca yaygınlık kazanan, 1969’daki fabrika işgalleri ile militanlaşma düzeyini yükselten ve bu deneyimlerle bilinçlenen öncü işçilerin DİSK’te örgütlenmesi ile sonuçlanan işçi eylemleri doruk noktasına 15-16 Haziran günleriyle ulaşıyordu. Burjuvazi bundan sonra işçi sınıfının yükselen mücadelesinin önünü kesebilmek için daha “etkili” yöntemleri gündemine alacaktı.

Gençlik Hareketleri İşçi Sınıfının Mücadelesi Üzerinden Yükselmiştir

Küçük-burjuva devrimci akımların işçi sınıfının mücadelesini küçümseyen, yeterince radikal bulmayan anlayışları 60’lı yılların sonlarında iyice yükselmiş olan toplumsal mücadelelerde her ne kadar gençlik eylemliliklerini ön plana çıkarmış olsa da, görülüyor ki bu dönemi asıl olarak işçilerin sınıf mücadelesi belirlemiştir. Nitekim işçi hareketindeki yükselişe paralel olarak gelişen ve kitleselleşen etkili gençlik eylemleri, işçi hareketinin geri çekilmesiyle birlikte kitlesel gücünü yitirmeye başlamış ve giderek kitlelerden kopuk ve bölünmüş küçük gençlik gruplarının etkisiz eylemlerine dönüşmüştür.

1960’lı yılların başlarından itibaren su yüzüne çıkmaya başlayan işçi sınıfının hoşnutsuzluğu ve bunu izleyen grevler ile mayalanmaya başlayan toplumsal muhalefet, gençliğin düzene karşı radikalleşen hoşnutsuzluğunu harekete geçirerek yükselmiş ve kapitalist sistemi sarsmıştır. Bu yüzden, fabrika işgalleri, önemli grevler ve direnişler ile dolu, işçi sınıfı ve gençliğin kapitalist sisteme karşı devrimci bir tepkisini ifade eden bu dönemin eylemliliğini salt bir gençlik hareketi olarak değerlendirmek doğru değildir. Kimilerinin etkisini abartıp kapitalizmi devirecek öncü güç olarak görmek istedikleri gençliğin radikal eylemliliği şüphesiz böylesi sonuçlar almaya muktedir değildir ve olamaz da. Gençlik hareketi, 60’lı yıllar boyunca ve sonrasında, ancak işçi sınıfı mücadelesinin yükselmesiyle bağlantılı koşullarda radikalleşme imkânı bulabilmiştir.

Bugün pek çok kişiye olağan görünen toplumsal ve kültürel davranış biçimleri, geniş kitlelerin bakış açılarını kökünden değiştiren bu devrimci süreçte gerçekleşti. Siyasetten kuşaklar ve cinsler arası ilişkilere, müzik ve giyim kuşama kadar her konuda büyük altüst oluşlar yaşanırken en önde gidenler, işçi ya da öğrenci, genç devrimcilerdi. Ancak, ‘68 gençliğinin eylemliliği, dünyada ve Türkiye’de onu önceleyen ve onunla birlikte daha da yükselen işçi sınıfı mücadelesi ve buna bağlı siyasal canlanma ortamı olmadan söz konusu olamazdı. “Biz devrimi çok sevmiştik” nostaljisi ile o günleri sadece “anımsayan”ların da, gençlik hareketinin o günkü kitlesel radikalliğini bugün yine “yaratmaya” çalışanların da kavrayamadıkları temel nokta budur.

2004


[1] Kurucular başlangıçta sosyalist bir bilince sahip olmamalarına rağmen Kemal Türkler, İbrahim Güzelce, Rıza Kuas, Şaban Yıldız ve Kemal Nebioğlu partinin sosyalist fikirlere yakınlaşmasına vesile olmuş ve sonuna kadar partide kalmışlardır.

Sosyalist tasavvur dünyası ve öğrenci hareketi üzerine – Ertuğrul Başer

2009 Eylül 3
Geliştirici: cevirgec

12 Mart sonrası, içinde sosyalistlerin önemli bir rol oynadığı öğrenci hareketinin -bir bakıma- umulmadık yükselişi ve eldeleri bugün yakıcı bir hatıra; ama bu alandaki inisyatif mücadelesinde yer alan her türden siyasal hareket için şekli bir hedef söyleyebiliyor: Doğrudan veya içten içe herkes (hangi nitelikte sorusunu, bir kalem geçerek) “kitlesel bir öğrenci hareketi” oluşturma hedefini, -bunun mümkünlüğü-nü tartışıyor, tartışmakta. Aynı zamanda bunun kamçılayan bir yanı da var: Sıcaklığı, sahiciliği ve haldeki Türkiye toplumunun bereketli topraklarından birisi olarak gündemlerdeki yeriyle “önderlik”, hegemonya mücadelesinin gitgide sertleşmesine neden oluyor. Fakat şu anda görünen o ki böyle bir kitleselliği sağlamak sadece devlete ve onun güdümlemeye çalıştığı güçlere nasip oldu: Sessiz ve büyük öğrenci çoğunluğunun kendi içine kapanmış ya da çizilen sınırlara razı kitleselliği.

Ama şu da görülüyor ki, eğitim, öğretim kurumlarındaki hiçbir hesap kapanmış değil. 12 Eylül döneminin daha da ağırlaştırdığı sorunlar, bozduğu ve düzenlemeye çalıştığı güç dengeleri, toplumun ve insan-ların ihtiyacını karşılayamayan eğitim düzeyi ve kapasitesi: hiçbiri doğru dürüst bir cevap bulamamış durumda. Ve bundan dolayı da, doğal olarak, alanda hegemonya mücadelesi veren devlet, faşist hareket, İslami hareket ve sosyalistler ve sessiz öğrenci çoğunluğu arasında oluşmuş kararsız bir denge var. Bu kararsızlığın İslami hareket lehine gitgide çözülmeye başladığını belirtip, bunun incelenmesini daha sonraya bırakarak dengenin en kararlı öğesinin sosyalistler ve sessiz çoğunluk arasındaki büyük boşluk olduğunu söyleyebiliriz. Yazımızın ana konusunu kimsenin savuşturamayacağı bu öğenin incelenmesi oluşturuyor.

EĞİTİM-ÖĞRETİM KURUMLARINDA SOL HAREKET

1980′lerin ortalarından itibaren hareketlenme olanakları bulan sol hareket kısa bir süre sonra hemen bütün kanatlarıyla “öğrenci hareketinde kriz” tespiti yaptı. İki boyutu vardı krizin: İlki, bir toparlanma süreci ve imkânı olarak yaşanan dernekleşme sürecinde, açılıştaki ilk heyecan süratle kayboluyor ve toparlanma çağrısını herkesten önce işitmesi ve cevap vermesi beklenen, sola en yakın kesimler ya çağrıyı işitmiyor ya da cevap vermiyorlardı. Bu, dernek türü yapıların ihtiyaç duyduğu “kadro’ların bir türlü yeterli düzeye getirilememesine yol açıyordu. (Bir süre geçici olduğu varsayılan bu durumun daha sonra “kriz”in daimi bir yüzü olduğu ortaya çıkacaktır.) İkinci yüzü ise, az çok bir toparlanma sağlandığı durumlarda, sol gruplarla büyük öğrenci çoğunluğu arasındaki bir türlü kapanmayan mesafe oluşturuyordu. Uzun bir süre bu olgu da geçici kabul edilerek, 12 Eylül depolitizasyonuna, solun aldığı darbenin büyüklüğüne atfedilerek devam edildi. Ama görüldü ki büyük çoğunluğun “devrimcilerden umut kesmiş gibiliği” değişmiyordu ve kolay değişeceğe de benzemiyordu.

Hızlı bir arayış başladı. Yeni teklifler hazırlandı, tepki biçimleri gözden geçirildi, dernek faaliyetleri, tüzükler üzerine emek verildi, hemen her alanda “alternatif diye nitelenen çıkışlar gündeme sokuldu: kısaca (çok verimli veya değil) krizin aşılması için hedefler, programlar ve örgütlenme sorunları düzleminde yeni cevaplar arandı.

Bu arayışın en önemli uğrağının “meşruluk”un ve “popülerlik”in “yeniden tesisi” diye adlandırabileceğimiz tespit olduğu söylenmelidir. Fakat ilerde anlatmaya çalışacağımız nedenlerden dolayı gerek bu tespit gerekse kriz olgusunun kendisi ya hayatın sıradan bir öğesi haline gelmiş ya da son dönemlerde (asıl olarak ve doğrudan doğruya sessiz çoğunluk diye tanımladığımız öğrencilerin kimilerinin “bu kadar da olmaz ki” diyerek büyük kıstırılmışlıklarından bir çıkış aramasıyla oluşan) sol hareketler çevresindeki kısmi renklenmeye bakarak aşıldığı kanısıyla bir yana bırakılmıştır. Hiç kuşkusuz bu dönem henüz kapanmış değil, fakat özellikle 89 Mayısı’ndan bu yana bu alanda olup bitenler sürecin hayati bir aşamaya, “devrimcilerin yığınlardan umut kesmiş gibiliği” şeklinde tezahür eden bir safhaya ulaştığını gösteriyor. Artık vurgu tamamıyla eyleme, pratiğe ve konjonktürün dayattığı konulara kaymıştır.

Bu (arayış ve) terk ediş dönemi öğrenim kurumlarında ve genel olarak İslami hareketin yükselişi ve faşist hareketin gündeme sokabileceği bir takım olaylarla daha da katmerlenebilir. Sol hareket bu durumda kendini bir kere daha bu hareketler karşısında savunma durumunda bulacaktır. Ve bunun emareleri vardır. Dolayısıyla da derinden yaşadığı “kriz” olgusunun gündemden çıkışı, bu savunma durumunda görülebilecek bir canlanmayla da pekişerek daha da doğal hale gelecektir.

Onun için biz “kriz” olgusunu, “meşruluk” ve “popülerlik” tespitlerini de içeren bir çerçevede yeniden ele almak istiyoruz,

SOL HAREKET VE DEVRİMCİ TASAVVUR ÇİVİLERİ

Bahsettiğimiz arayış döneminde krizin kaynaklarının daha çok hedef, program ve örgütlenme sorunlarında arandığını yahut 12 Eylül depolitizasyonu ve solun bu dönemde aldığı darbenin büyüklüğüne bağlandığını söylemiştik. Bizce bütün bunların etkisi olmakla birlikte olgunun kaynağı daha derinlerde; ve dışarıda değil içerdedir. Neşteri doğrudan, devrimci hareketin varoluşunu niteleyen tasavvur* dünyasına atmak gerekir: Onun için biz “meşruluk”, “popülerlik” ve “kriz” olgularını program, hedef, örgütlenme sorunları düzleminde ele almadan önce devrimci tasavvurun bir eleştirisini kurmaya çalışacağız. Hatta bu tasavvur dünyasının içeriğinden daha çok, üzerinde yükseldiği temelleri ve buna uygun bir insani ve toplumsal konumlanışı ele alacağız. Temeller: Önderlik ve bilinç.

Okuyucu bu iki kavramın çağrıştırdıklarına, kendisi için de bir an durup bakabilir. Kendisini şu veya bu şekilde içinde yaşadığımız Türkiye toplumunun birtakım yapılarına ve gidişatına “karşı” olarak hissediyor ya da kendini böyle konumluyorsa bu iki kavramın çizdiği koordinat sisteminin doğallığını, tartışılmazlığını da hissedecektir. Daha sonra da bunların kişisel hayatında, eylemlerinde aldığı canlı biçim belirecektir: öncülük etmek ve dışardan bilinç götürmek.

İktisadi ihtiyaçlar dışındaki insan dünyasını Türkiye sol hareketinin son otuz yıllık mücadelesinden beslemiş ve kimliğini tek başlıkta toplayarak “devrimci” diye niteleyebileceğimiz insanların tasavvur dünyasıdır söz konusu olan. Kurulan dernekte, sendikada, mahalle teşkilatında, örgütte ya da partide; herhangi bir duruma tepki gösterirken, masa başı sohbetinde, bir kır gezisinde her şeyden önce bu iki çivi çakılır: Öncülük ve dışardan bilinç götürücülük. Akşamki rahat uykunun ya da pişmanlığın kaynağı yine bu çivilerle tutturulmuş bir vicdandadır. Kısacası, bugünkü Türkiyeli devrimcinin toplumsal hayatı, insan ilişkilerini, dünyada oluşu, ulusal ve kişisel kimliği yorumladığı anlamlandırma uzayının raptedildiği çivilerdir bunlar.

Hemen belirtmek gerekir ki kırsal bölgeler ve taşra kentlerinde kendine has iç dinamikleri de olan ve şu anda 1970-80 arasında devrimcilerle yaşadığı deneyleri (parlak, hayal kırıcı, cesur, umutsuz deneyleri) sindirmeye çalışan “folklorik” solu; ikinci olarak da 89 bahar eylemleri ve sonrasındaki yönelişleriyle kendine has bir inisiyatif oluşturan “işçi solu”nu söz konusu tasavvur dünyasının dışında ele almak daha doğru olur. Devrimci diye adlandırdığımız tasavvurun ana olarak hakim olduğu kesimler öğrenci-aydınlar, geleneksel ve kentli meslek grupları (Avukat, mühendis, doktor, öğretmen, gazeteci, asker v.s.)dır.

İkinci olarak belirtilmesi gereken, bu ikiliyle tanımladığımız ve eleştirisini kurmaya çalışacağımız şey belli bir teoriye, (mesela Marksizm) ya da belli bir siyasal hareket veya gruba (II. Enternasyonal, A grubu vs. gibi) ait teorik iddialar ya da ilkeler değildir. Bütün bunlardan, yani bir teoriden, siyasal hareketlere ait ilkelerden, tespitlerden beslenmiş olabilir -ve beslenmiştir de-, ama bizim konu ettiğimiz somut, yaşayan bir toplumda tarihsel, kültürel, ahlaki, hayali v.b. bir sürü girdiden beslenerek oluşmuş ve işlemekte olan, sokaktakinin maddi ve manevi varoluşunda yer alan, onu hayat içinde konumlandıran bir şey. Bu yüzden de teorik bir önermeden, siyasi bir ilkeden daha fazla bir gücü, yayılım alanı ve kapsayıcılığı var.

Belirtilmesi gereken üçüncü nokta: Söz konusu çivilerle tutturulmuş tasavvur dünyası çok önemli birtakım safhalar, dönüm noktalan kat ederek bugünkü haline evrilmiştir. Kısaca bir tarih düşmek gerekirse Türkiye sol hareketinde “öncü ve dışardan bilinç götürücü” konumlanış, “meşru inisyatif arayan ve yığınların kendiliğinden bilinci içinde kurucu” konumlanışla uzun süre yan yana, aynı tasavvur ve hayat dünyasında var olagelmiştir. İlerde daha da açacağımız gibi, iki tip konumlanış birbirini dışlayıcıdır ve yan yana varoluyorsa aralarında, sol hareketin kendi tarihinden de çok iyi bildiği gibi son derece büyük bir gerginlik vardır.

Bir sınıflandırmaya tabi tutulduğunda birinci tip konumlanışı daha çok uluslararası reel-sosyalizm dünyası ve Türkiye kültürü tarafından kendisine dayatılan sınırları aşmak için güçlü bir arayış ve atılımı temsil eden devrimci akımların; ötekini ise SBKP-ÇKP dünyası ve eldeki aydın-siyaset-devlet geleneğine razı, onun sınırlarından memnun akımların temsil ettiği kanısına varılabilir (ve bu kanı yaygın.) Hatta devrimci akımların geçmiş bütün prestijini ve “devrimciliğini” birinci tip konumlanışı doğrudan niteleyen öncülük ve dışarıdan bilinç götürücülük misyonundan aldığı iddia edilebilir.

Bizce bu, her şeyden önce, devrimcilerin muhasebe defterlerinde yapabilecekleri en büyük yanlış olacaktır. İkinci olarak, ki bu da en az ilki kadar önemlidir, özellikle devrimci akımlarda yirmi yıl boyunca taşınmış iki tip konumlanışın ve aralarındaki vaat dolu gerginliğin es geçilmesi anlamına gelecektir. Üçüncü olarak da böyle bir tespit kendilerini, uluslararası ve ulusal düzen sınırlarından derlenmiş bir bilinci kitlelere dışardan götürmekle görevli tek mutlak öncü olarak gören SBKP-ÇKP takipçilerini hemen hiç yaşamadıkları ve hissetmedikleri bir konumlanışla payelendirmiş olacaktır.

Devrimci hareket yığınsallık imkânı elde ettiği 1970′lerden itibaren meşruluk, inisyatif, yığın sağduyusu, bölgesel kültürlerin ve deneylerin anlaşılması, kitlesel yönelme gibi dönemin uluslararası sosyalizm dünyası ve Türkiye aydın geleneğinde hiç yeri olmayan farklı bir konumlanış ihtiyacıyla karşı karşıya buldu kendini. Faşist hareketin ve Devletin basıncıyla birbirine daha da yaklaşan, içice giren devrimci akımlar ve yığınlar öğrenim kurumlarında, gecekondu mahallelerinde, kasabalarda son derece zengin deneyler yaşadılar; ve bu dönemde iki tip konumlanış arasındaki gerginliğin pozitif bir yöne doğru, meşru inisiyatif ve kitlelerin kendiliğinden bilinci içinde kurucu işlev gören bir konumlanış lehine çözüldüğü bile söylenebilirdi.

1990′dayız. Aradan geçen on yıl zarfında kitlelerle böyle yaratıcı bir ilişkiyi kaybetmiş devrimci akımlar -özellikle öğrenci hareketinin 1980′lerden beri yaşadıklarına bakarak denebilir ki- içlerinde barındırdıkları gerginlikten hızla kurtuldular. Bu akımlara devrimciliklerini veren ikinci tip konumlanış bütün itibarını yitirdi. Geçmiş deneyin zenginlikleri, değerleri; şu anda tartışılabilecek, sahip çıkılabilecek birçok insani, ahlaki ve düşünsel boyut uzak şehir görüntüsünde. Geriye kalanlar üstünde öncü ve dışardan bilinç götürücü çivilerle tutturulmuş bir tasavvur artık egemenliğini kurdu.

Çarpıcı olan, oluşturulması hayatların ve eylemlerin kendilerine dayanabilmesi için bunca emek, enerji ve insan hayatı harcanan toplumsal-kişisel ve ahlaki değerin bu kadar büyük bir hızla isteğin ve tasavvurun dışına düşmüş olmasıdır.

DEVRİMCİ TASAVVURUN KÖKENLERİ

Bu tasavvurda kendi “bilimsel” doğrularına takılıp kalmış mutlak inanç; aynı şekilde kendi dışındakilerin, yığınların kendiliğinden sahip olduğu bilgilere duyulan mutlak bir kuşku ile tamamlanmıştır. Siyasal, dışarıdan, sosyalist bilinci “öncü” temsil edebilirken, kendiliğinden, sendikal, ekonomik-demokratik bilinci de sıradan ölümlüler temsil eder ve taşırlar. İkililerden yığınlara ait olan yan bütün durumlarda bir eksikliğe tekabül eder; zaten öncülük misyonu da bu eksikliğin giderilmesiyle nitelenmiştir.

Gerçekte-varolan bu tasavvur dünyasına tek tek insanların bağlanmasını, ve ondan “bilimsel” bir inanç ve vicdan oluşturmasını sağlayan hiç kuşkusuz her şeyden önce, en geniş anlamda sosyalizm hareketinin dünya ölçeğinde, sınıflı toplum yapılarını ve değerlerini aşmak için gösterdiği çabanın onuru ve saygınlığıdır. Fakat bu bağlanma ve vicdanın “bilimsel” kökleri daha derinlerdedir.

Derinlerde, ilk hızını özellikle 16. yüzyıldan beri Batı aklı ve medeniyetinin kilisenin kutsal dünyasına karşı yürüttüğü savaşımda tesis ettiği akla güven cephesinden alan ve bu cephenin 19. yüzyılda bir zafer anıtı olarak diktiği büyük teknolojik ve bilimsel buluşlar ile iyice pekişen bir anlayış, bir bilim inancı yatmaktadır. Bu anlayış 20. yüzyıl başlarındaki özellikle matematik, fizik, kimyadaki dev adımlarla, akla güven zeminini bilime güven, özellikle de matematik ve fizikte temsil edilen bilime kayıtsız şartsız bir güven zeminine çevirdi. Kilisenin kutsal tasarım dünyasına karşı, onu saf dışı bırakan, bilime (ve onun ürünü teknolojiye) inanç merkezli yeni bir tasarım dünyası oluştu. Bu dünyanın Durkheim’le “bilimin gerçekte ne olduğu”nu formüle etmeye başlayan çabaları, geniş bir alanda ve sonraki yıllarda önemli ardıllar da bularak “pozitivizm” diye nitelenen bir bilim inancına, yorumuna varıyordu. Bu yorum yaygınlığını önce bilimin (ve teknolojinin) dünyanın geleneksel yüzünü altüst eden devrimci gücüne, sonra da bu devrimci gücün çağdaşlık, toplumsal gelişme, “ilerleme” kavram ve değerleriyle özdeşleştirilmiş olmasına borçludur: Bilimsel devrimlerle sürekli gelişen sadece bilimsel bilgi değil, bu bilginin yarattığı üretim güçleri ve genel olarak insanlığa sağladığı olanaklarla insan toplumları da gelişmekte, ilerlemektedir; hatta ilerleme ancak bilimle (ve ürünü teknolojiyle) mümkündür. Konumuzu ilgilendirdiği kadarıyla kısaca ele alacak olursak pozitivizm, bilimin nesnellik, doğruluk ve hakikat iddiasını, teori ile gerçeklik ilişkisinden insanı, özneyi, sübjektif her türlü öğeyi elimine ederek kurabileceğine ve böyle kurduğuna inanır. Bilim objektif hakikati gösteren bir şeydir ve içinde insana, topluma, kültüre vb. ait sübjektif şeylere yer yoktur.

Bilindiği üzere Marksizm de kendini bir tarih ve toplumbilimi olarak koyar. Fakat yukarıda sözünü ettiğimiz bilim anlayışının oldukça hakim olduğu bir düşünce ikliminde temellerini atmış ve ondan etkilenmiş olmasına rağmen, aynı zamanda bu yaygın anlayışın dışında, çok farklı bir bilim anlayışı ve pratiği öngörebilmiştir. Yine fakat deyip ilave etmek gerekli ki, sonraki tarihin de gösterdiği gibi, Marksizmin tarihin ve toplumun objektif hareket yasalarını veren bir bilim olduğu yolundaki anlayış da eldeki Marksist teoriye içkindir. Toplumsal hareket yasalarını niteleyen temel birtakım önermelerle birlikte de bu, pozitivizm diye adlandırdığımız bilim yorumuna oldukça yakındır.

Şimdi bizim sorunumuz teorik olmaktan çok pratik bir tasavvurun anlaşılması olduğu için biz, doğrudan Türkiyeli devrimcinin bu iki olguyla ilişkisine gelmek istiyoruz.

Kemalizm ve sonrası, Türkiye toplumunun geleneksel yapı, kültür ve değerlerine alternatif olarak,- onlardan duyduğu neredeyse tiksintiye varan bir huzursuzlukla- parmağıyla Batı’yı gösterip ordular, parti, aydınlar ve tüm toplum! İlk hedefiniz muasır medeniyet seviyesidir, ileri! dediği ve bu komutu uygun adım icraya koyulduğunda Batı’ya meydan okuduğunu düşünüyordu; gerçekte ise Batı’nın Doğu toplumlarına bir meydan okumasıydı bu ve orada sadece Latin harfleri, fötr şapka, kravat, ceza yasası, çok sesli müzik, bilim ve teknoloji gibi şeyler yoktu. Yukarıda sözünü ettiğimiz bilim yorumu da oradaydı ve bu muasır medeniyetin bir gereği olarak kavranarak Türkiyeli eğitim sistemine ve aydınlar dünyasına dahil olmuştu. Cumhuriyet dönemi aydın kuşakları boyunca “yobazlığa”, “gericiliğe”, “muskaya”, “üfürükçülüğe” karşı bilimden yana olan, bilimselliği aydın olmanın asil bir mührü olarak taşıyan, sorgusuz sualsiz kabul edilmiş bir bilim imanı gelişti. Bu bilimin gösterdiği yolda kültürel değerlere, toplumun iç hayatında var ettiklerine, insanlara ait inançlara, vb. yer yoktu. Üstelik bu bilimi, teknolojiyi, “medeniyet yularını” (kravat), Latin harflerini, çok sesli müziği muasır medeniyet seviyesi olarak topluma “dışarıdan götüren” ve buna “öncülük” edenler, bu yeni nesil imalatçıları hem doğrudan iktidar destekliydiler, hem de iktidar etrafında yeşerttikleri bu değer ve hedefleri topluma rağmen, yani toplumun taşıdığı değer ve hedeflere göre ancak bir karşıtlık oluşturarak savunabiliyor, dayatabiliyorlardı.

Türkiyeli devrimci öğrenci/aydının o çok iyi bilinen, bilimden yana oluşu böyle bir topraktan beslendi. TÖS’lü Öğretmen ya da Devrimci Öğretmen, Marksist “bilim”den yana olduğunu savunur ve ona göre eylerken taşıdığı bilim imgesinde her şeyden önce bu Türkiyeli pozitivist ve iktidar ortağı miras vardı. İkinci olarak da aynı devrimcinin Marksist besin kaynaklarını oluşturan SBKP-ÇKP dünyasındaki Marksist bilim yorumu; ki bu da Marksizmi, tarihin ve toplumun nesnel yasalarını ortaya çıkartan bir “bilim” olarak algılayan ve ona, “öncü”nün kristalize varlığında cisimlenmiş bir hakikat göstericisi olarak tapınan bir yorumdu.

Bu iki girdi, yani Türkiyeli miras ve varolan-sosyalizmin Marksist “bilim”i Türkiyeli devrimcinin, devrimci aydın tasavvurunda kenetlendiler. Üstelik kenetlenen sadece bu iki ideolojik mihver değildi; hem Türkiye, hem de uluslararası sosyalizm dünyasında onların varlık koşulu olarak bulunan “öncülük ve dışarıdan bilinç götürücü” bir toplumsal konumlanış da bu kenetlenmeye dahildi.

Eğer önceki bölümün sonunda söylediğimiz kabul ediliyorsa, yani bahsettiğimiz bu çivilerle tutturul-

muş tasavvur artık egemenliğini kurduysa devrimci hareket iki ölüye, mirasını reddetmek için büyük mücadeleler verdiği Türkiye iktidar-aydın-siyaset geleneği ve uluslararası gerçekte varolan sosyalizm geleneğine yenildi demektir.

DEVRİMCİ TASAVVUR

Daha önce de biraz bahsettiğimiz gibi öncü, elindeki bu objektif bilimden aldığı destekle kendi varoluşunu onaylar. Ve bunun tersi de doğrudur: Bilimin yanılmazlığının ve işaret ettiği hakikatin yaratılmasının onay mercii de kendisidir. Toplumsal hareketin yasalarını, öngördüklerini ve bilimin çizdiği yolu cisimlendirecek nihai garantör odur. Onun dışındaki her şeye bilim-dışı bir kir bulaşmıştır.

Peki ama onun dışında ne var: Kitleler, yığınlar, halk, ezilen sınıflar ve bunların taşıdığı bilgi türleri. Bunlar daha baştan zan altındadır. Yığınların kendiliğinden elde ettikleri feodaldir, burjuva ideolojisidir, kendiliğinden bilinçtir, mesleki ya da en fazlasından demokratik bilinçtir. Ve bütün durumlarda öncünün dışarıdan getirip katacağı (ancak onunla birlikte hayati eksiğini kapatabilecek) bir ilaveye ihtiyaç duyar. Bu ilave, öncünün konumunda ve işlevinde tam olarak varolan bir fazlalık; kitlelerde, onların kendiliğinden bilinç ve pratiklerinde ise olması imkânsız bir şey, bir eksikliktir.

Demokratik kitle örgütü ve siyasi örgüt ayrımı tam da buradan doğar. Parti, siyasi örgüt, hücre vb. gibi kurumlar, zaten kendilerinde bir fazlalık bulunan insanların bu fazlalıklarını dışarı vermek için örgütlendikleri kurumlardır; kendilerinde o onmaz eksikliği taşıyanlar ise dernekler, sendikalar, odalar, demokratik kitle örgütleri gibi kurumlarda örgütlenirler. Böyle bir ayrım bir kere yapıldıktan ve temel bir tespit olarak öncü tasavvurun doğal bir elemanı haline geldikten sonra, bunun üzerine üretilen muazzam bir rasyonalizasyona rağmen (en geniş kitle içinde en dar kadro çalışması yapmak, demokratik kitle örgütlerinde demokratik, diğerlerinde merkeziyetçi yanın ağır basması, vb. gibi bir yığın şey) durumun değişmesi, aradaki açığın kapanması imkânsız hale gelir. Öncünün kutsal dışarıdan bilinç götürme işlevi ve zorunluluğu hiç bitmez.

DEVRİMCİ TASAVVUR VE TAHAKKÜM

Hiçbir insan, hiçbir grup, ne kadar büyük olursa olsun hiçbir öncü örgüt, milyonlarca sıradan ölümlüye ab-ı hayat taşımak gibi ağır bir yükü ne maddi- ne de manevi olarak kaldıramaz, kaldırmaması da normaldir. Fakat bu yük üstlenilmiştir ve sürecin anahtarı ondadır: Böyle bir tasavvur kendisini diken üstünde, “destur”mazsa her an bir “sapkınlığın”, o büyük görevin başarılamaması”günahının” ortaya çıkabileceği “düşman” bir ortamda hisseder. Sürekli tetikte olmak zorundadır ve sürekli “günah”a giden, gitme potansiyelleri olan yolları kollamak, bilmek ve tedbirini almakla yükümlüdür.

Bu huzursuz bilinç, sıradan ölümlülerin bir araya geldiği dernek, oda, vb. gibi yapılarda bulunuyorsa daha baştan ayrıcalıklı ve “sahip” bir konumda algılamaktadır kendisini. Bu, başlangıçta herhangi bir faaliyet ortaklığına girişenler arasında doğal olarak bulunan bilgi, yönelim, istek ve kapasite farklılıklarından biriymiş gibi görünür. Öncü de dahil olmak üzere bütün insanlar, diyelim, derneğe yalnız başlarına asla gidemeyeceklerini hissettikleri temel bir eksiklik, yetersizlik duygusuyla gelmişlerdir. Aralarında çeşitli farklar bulunmasına rağmen herkeste gidermek, ifade etmek, işletmek ya da geliştirmek üzere, derneğe taşınmış, ama saklı duran bir şey vardır. Sıradan ölümlü hayatında, normal insan ilişkilerinde giderilemeyen, açığa çıkmayan, belki de (çoğu kez) orada ifade edilmesi imkânsız ve (yine çoğu kez) adı konmamış bir istektir bu. Öncü bu isteğinin adını koymuş, nasıl giderileceğini tanımlamıştır. Diğerleri de aynı şekilde ancak diğer insan kardeşleriyle giderebileceği bir ihtiyacı olduğunu bilmekte ve bütün ölümlüler gibi bunun nasıl giderileceği üzerine “sıradan” kanaatler taşımaktadır. Yani, kısaca; herkesin kendi hayat ve tasavvur dünyasında ifade bulmuş, tespit edilmiş iyi kötü bir fikri ve isteği vardır. Fakat öncününki, fikir olarak bir “bilim”de ifade bulmuş, ona sırtını dayamış, (Artı bu fikrin ikizi: onun için yığınların kendiliğinden hayatlarında edindikleri hemen her şey potansiyel bir bilim-dışı kir [=ideoloji]dir) öncüye sahiplik ve öncülük ayrıcalığını veren bir fikirdir; istek olarak ise kendindeki bu fazlalığı yığınlara taşıyarak, bütün yığınlara da bu fazlalıktan ihsan ederek onları bilinçle doldurmak azmindedir.(Bu isteğin ikizi ise, yığınların kirli varlıklar olarak, öncünün bu nimet yüklü isteğini anlaması, tanıması ve kendindeki kirden bu nimetle arınmasıdır.)

Burası sıradan ölümlülerin sıradan bilinci ve istekleri üzerinde ağır ve mutlak bir tahakkümün döl yatağıdır. Ve öncü, militan ve adanmış nitelikleriyle derneği, odayı, demokratik kitle örgütünü, masa başını bu tahakkümle döller. Denecektir ki öncü kitlelerden öğrenir, onun içindedir ( bir adım önünde); ve bu teorik bir gerek olduğu kadar genel sol pratiğin de yabancısı olmadığı bir durumdur, eni sonu öncü de bu kadro-kitle ayrımını ortadan kaldırmak için vardır vb.vb. Fakat fiiliyatta öncü ve dışarıdan bilinç götürücü çivilerle tutturulmuş bir tasavvur ancak kendisinden alta doğru bir akışa imkân kılar; eğer kitlelerin bir katkısı olacaksa bunu o değerlendirir, formüle eder ve yine onlara o götürür. Çünkü yığınların, kendiliğinden bilincin duvarlarını aşarak siyasal, sosyalist ve bilimsel olarak tespit edilmiş bilince kavuşması için neyin gerektiğini, bunun nasıl olabileceğini o bilmektedir.

Hayatına yeni bir boyut getirmek için diğer insanlara başvurmak üzere derneğe gelen insanların en temel hakkı ve umudu, kendi istek ve düşüncelerini kayıtsız şartsız ifade etmek, (ortak faaliyet hakkında, kararlar hakkında, dünya hakkında, yapabilecekleri, dokunabilecekleri hakkında, korktukları, istemedikleri, yaşayamayacakları hakkında!..) derdine derman aramaktır. Öncü bu dermanın nerede olduğunu bilmekte ve dernek ortamında kıs kıs bu gizli bilgi dolaşmaktadır. Konuşmaların tonundan, hitap şeklinden, ortaklık içinde gözlenen hiyerarşiden, adanmışlık ve militanlık dozundan için için bu gizli ve üstün bilgi sızmaktadır. Kullanılan özel bir literatür (oligarşi, sömürge tipi faşizm, bilimsel gerçekler, diyalektik, vb.) bu işi bir bilenin olduğunu ve doğal olarak bunun dikkate alınması gerektiğini hatırlatmaktadır. Eğer bir insani ihtiyaç giderilmek isteniyorsa önce bu öncünün bilimi ışığında yeniden kalıba vurulmalı, aslında tam ne olduğu ona göre belirlenmeli ve onun gösterdiği yolda (şunu yaparak, şu ve şu eyleme katılarak, falanca hedefe yönelerek vb.) giderilmelidir. Bu tahakkümcü tutum ve eşitsizlik Türkiyeli insanın doktor, mühendis, öğretmen ve kumandan “bey”le ilişkisinden ya da genel olarak Devlet ve iktidarla yaşadıklarından çok iyi bildiği şeylerdir. Dolayısıyla sıradan ölümlü, ortaklık süresince karşılaşılan hemen her durum ve olayda kayıtsız şartsız doğrudan ifade hakkını ya geri çeker ya da her şeye rağmen kullandığında, eğer öncününkiyle çakışmıyorsa, burjuva ideolojisine sahip olmak, kendiliğindenliğe boyun eğmek, pasifızim, teslimiyetçilik, kuyrukçuluk, karşı-devrimcilik, sosyal-faşistlik veya faşistlik suçlamalarından birini seçmek zorunda kaldığını görür. Hele hele öncülüğe soyunmuş birden çok grup, siyasal örgüt varsa (ve her zaman onlarcası vardır) ortalığı öncülerin nihai hakikatlerinin tartışıldığı bir toz duman kaplayacak ve sıradan ölümlülerin sıradan istek ve düşüncelerine hiç yer kalmayacaktır: Bu durumda her öncü grup hakikat kılıcını çekmiş bir diğerinin apaçık yanlışlığını, hakikat dışılığını kitlelere teşhir etmeğe çalışmaktadır. Bu teşhirde kullanılan yöntemler, “apaçık bir sapma olan” ötekinin etkisiz hale getirilmesi, yüz çizgilerindeki huzursuzluk, seslerin gergin öfkesi, patlamak üzere olan ya da patlamış şiddet, öncüden farklı bir şey öne sürülmesi halinde neler olabileceğini dernek üyesine hatırlatır. O da bu kıstırılmışlık duygusu içerisinde; eğer karşılamak istediği ihtiyaç yeteri kadar güçlüyse ve başka bir yol da görünmüyorsa “direksiyonlardan”(fraksiyon) birisini ve adanmışlığı seçer, demokratik kitle örgütünden siyasi örgüte “kadro”su çıkar (ki bu her ölümlüye nasip değildir -en geniş kitle içinde en dar kadro çalışması), ya da bir “sempatizan” olarak hakikat kılıçlarından birinin ardında mücadeleye katılır. Büyük bir çoğunluk ya derneğe gelir gider ama pasifisttir, ottur, etkisiz faktördür ya da derneğe de gelip gitmez; kabuğuna çekilir ve öncünün nimetini tepmiş bir cehennemliktir.

Belki olgular ve örnekler düzleminde olup biteni abartmış ya da az göstermiş olabiliriz. Ama anlatmaya çalıştığımız durumu bir kere daha toparlarsak sonuç şöyle bir şeydir:

Öncü ve dışarıdan bilinç götürücü tasavvur, yığınların kendi deneylerinden ve dünyalarından türettikleri, kendileri için hayati öneme ve sahiciliğe sahip tutum, değer ve bilgileri, öncü bir şey katmazsa iflah olmaz şeyler olarak görür. Hiç kuşkusuz yığınların istediği, düşündüğü veya yaptığı her şey doğrudur diye bir kayıt yoktur. Fakat söz konusu olan bu değil, böyle bir tahakküm altında yanlışın yaşanmasına imkân verilmemesi ve doğru ile arasındaki çizginin bir sırat köprüsü gibi gösterilmesi/algılanmasıdır. Bunun için öncü, yığınlarla girilen her ortak faaliyette onların kendi deney ve yaşama/öğrenme alanlarının düğüm, dönüşüm ve kavşak noktalarına bir terfi makamı olarak oturmak zorundadır. Bununla da yetinemez, elindeki bilimsel hakikatten sapılmasına karşı, sapanları ve günaha girenleri hızla tespit etmek ve doğru yola getirme olanaklarını elinde tutmak için kendine özel, müstahkem mevkiler kurar. Tutulan kavşak noktalan ve özel müstahkem mevkiler, kitlelerin yaratıcılığı, inisyatifi, kendini ortaya koyması ve kendine has dilini oluşturmasından önce, öncünün söylediklerine ve gösterdiği hedeflere onların nasıl çekileceği konusunu anlamaya koşulludur. Buralarda yığınlar hakkında ve onlara kendi başlarına yapamayacakları bir şeyi yaptırtmanın hesabı yapılıyordur. Onun için de, buralara (hücre, siyasi örgüt, parti, vb.) özgü ve (doğal olarak) yığınlardan saklı tutulan bir bilgi türü; ve bu bilgi türüne uyarlı işlevlerle donanmış özel insanlar olmalıdır. Bir kere daha öncünün dünyası ve konumu bir tür zorunluluk olarak yığınlarınkinden ayrılmış ve böylece de yeniden üretilmiştir. Bu, her şeyden önce, yığınların kendi yaşam kaynaklarından derledikleri bilgi, değer ve deneyler üzerinde bir tahakküm demektir. İkinci olarak da, öncüyle bir araya gelinen kurumlarda ve yığınlar arasında ifade edilemeyen ve harekete geçirilemeyen, (gerçekte tam da bunların tersini yapmak üzere buluşulmuştur!) kıstırılmış ve artık bir bilinç kaldığı anlamına gelir. Ve tahakkümün ikinci sonucu olan bu kıstırılmış ve artık bilinç, istek ve hareket gücü uzun vadede sürece damgasını vurur. Ve en etkisiz, en atıl göründüğü durumlarda bile üzerindeki bu tahakküme karşı sessiz ve büyük bir “hayır” olarak cevabı vardır (şu anda öğrenci demeklerinde görüldüğü gibi). Devrimci hareket uzun süre kendi dünyası dışındaki etmenlere bağladığı (12 Eylül, depolitizasyon, iktisat ideolojisinin yerleşmesi, solun çok parçalılığı vb.) ve şu anda iliklerine kadar duyduğu, kaderin bir cilvesi olarak “yığınların” kendiliğinden bilincinden yükselen bu büyük ve sessiz “Hayır”ın nedenlerini anlamak zorundadır. O zaman bu nedenlerin önemli bir kısmının tam da kendi dünyasının merkezinde yer aldığını, kendi tasavvur ve konumlanışında yattığını görecektir.

* Tasavvur terimini özellikle kullanıyoruz. Yerine devrimci dünya görüşü, teori, bakış açısı veya yöntem türü şeyler koyamazdık. Çünkü tasavvur bunlardan daha öte pratik bir tarih, bir düşünce iklimi, kültürel doku, bazı teorik öncüller ya da ahlakî ilkeler gibi girdilere daha doğrudan bağlanan çağrışımları ve daha da önemlisi bu ölü girdilerden fazla, onlardan taşarak insanların grupların ya da toplumların anlamlandırma, hayal etme ve yaratma güçlerini de ima eden çağrışımlarıyla daha köklü ve bütüncül bir niteleme.

Türkiye’de genç olmak: Konformizm ya da siyasetin yeniden inşası – Ferhat Kentel

2009 Eylül 3
Geliştirici: cevirgec

Türkiyenin yakın tarihine baktığımız zaman, benzerliklere rağmen, kuşaklar itibariyle her kuşağın kendine özgü bir karakter sunduğunu görmek mümkün. Örneğin 1960ların ikinci yarısı yükselen kentli toplumsal muhalefete paralel olarak romantik bir gençliğin siyasallaşmasına tanık olurken, bu muhalefetin önünün tıkanması ve demokrasiye entegre edilememesi ile birlikte, 1970lerde sol-sağ kutuplaşması gençliğin aşırı siyasallaşmasını getirdi. Göç olgusu, yükselen yeni sınıflar, refahtan pay alma arzusu, üniversiteye dolan yeni kentli gençliğin egemen ideolojilerle, kültürlerle çatışmasına yol açtı, kırsal kesim gençliği kentlerde devrimcileşti. Ancak toplumsal muhalefete kıyasla yaşanan aşırı siyasallaşma bu gençliği toplumdan kopardı ve izole etti. 1980’ler ise, Özallı yıllar olarak, liberalizmin iki yüzüyle tanıştı. Bir yandan, toplumsal konsensüs”le depolitizasyon yaşanırken, diğer yandan sosyal çatlakların ortaya çıktığı, buna karşılık dinsel değerlerin yükselmeye başladığı bir dönem oldu. Bu yılların gençliği daha çok ekonomik yönelimli gençler olarak dikkati çekti. Hatta bu kuşak daha önceki kuşaklar tarafından genellikle olumsuz yargılar eşliğinde apolitik 80 kuşağı” olarak anıldı. Ancak 1990lar, 80lerin açtığı çatlakların sonuçlarına katlanmak zorunda kaldı. İşsizlik, eğitim sonrasında iş garantisinin olmayışı, iş veya okul dışında sosyalliklerin sınırlılığı gibi nedenlerle bu sefer cemaatleşerek siyasallaşmaya tanık oldu.

TOPLUM VE GENÇLİK:

ÇOĞULLAŞMA-KUTUPLAŞMA

Her şeyden önce Türkiyede genel olarak ve 1990lı yıllarda yaşanan gelişmelerden ve ortaya çıkan yeni eğilimlerden gençler bağımsız kalmadılar. Kısaca özetlemek gerekirse, bugün dünya çapında yaşanan gelişmeler küreselleşme süreci ve bu süreçle eşzamanlı olarak kendini dayatan cemaatleşme ve kimlikleşme süreçleri, Türkiyenin de içinde bulunduğu geniş bir coğrafyayı etkiliyor. Bu süreçlere bağlı olarak ulus-devletler, ulusal kimlikler ve ulus-devlete bağlı olarak bireylerin kendilerini gerçekleştirdikleri yurttaşlık mekanizmaları ciddi erozyona uğruyor.

Modernitenin bugün geldiği aşamada, sosyal bilimlerin uzun zaman modern-öncesi olarak kabul ettiği gelenekler, yeni kimliklerin içinde geniş yer buluyor. Bunlar arasında etnik temele dayanan yeni-milliyetçilikler, fakat daha da çok yeni-dinsellikler dikkati çekiyor. Sosyal bilimler bugün moderniteyi yeniden okurken, aslında modernitenin hiçbir zaman diliminde saf olarak bulunmadığına eski ile yeninin sürekli olarak içice bulunduğuna, dolayısıyla modernitenin ortaya çıkardığı bireyin bu içiçelikleri yeniden harmanlayan bir birey olduğuna dikkat çekiyor. Bu açıdan bakıldığında, örneğin, geleneği sadece geçmiş zamanlardan bugüne kalan bir değerler bütünü olarak değil, bugünden yorumlanan ve hatta yaratıcı özellikler taşıyan ve kimliklerin yeniden oluşumunda içine kapanmayı değil, kendini kabul ettirmede operasyonel bir araç olarak görmek daha anlamlı görünüyor.1

Ancak küreselleşme ve cemaatleşme süreçlerini incelerken gözden kaçırılmaması gereken bir başka olgu sosyal sorun, yani küreselleşmeye bağlı olarak yeni ekonomik düzenin liberal politikaları sonucunda ortaya çıkan sosyal sınıflar arası eşitsizliktir.2 Bir yanda küreselleşmeye ayak uyduran toplumsal kesimler, ekonomik çıkar ve değerleriyle ulus-ötesi bir düzeye geçerken, diğer yanda bu yeni süreci ve yeni tüketim kalıplarını yeni iletişim araçlarıyla olduğu gibi gözlemleyen ancak nimetlerinden yararlanamayan bir başka kesim, en basit terimiyle hayal kırıklığı (frustration) yaşamakta ve bu süreci yakalamak ve altta kalmamak için cemaat dayanışmalarında kendini yeniden kurmaya çalışıyor. Ayrıca Türkiye gibi ekonomik, toplumsal dönüşümlerin çok hızlı gerçekleştiği, yoğun göç ve gecekondulaşma olgusunun yaşandığı ülkelerdeki özgül koşullar kutuplaşmaları daha da bariz hale getiriyor.

Dolayısıyla iki hıza sahip bir modernleşme yaşanıyor; bu da modernitenin ulus-devlet modeli altındaki siyasal temsil sistemi olarak biçimlenmiş demokrasi için handikaplar oluşturuyor. Başka bir deyişle, demokrasi bugünkü haliyle tüm toplumsal kesimlere cevap veremiyor; var olan toplumsal, kültürel yeni duygular, hissedişler siyasal düzeyde ifadesini bulamıyor. Aynı şekilde yurttaş olarak aidiyet anlamını yitiriyor ve yeni aidiyetlerin anlamı ve ifade biçimleri yeni kavramlara ve analizlere ihtiyaç duyuyor.

Yeni duyarlılıkları anlamak için din örneğinden hareket edecek olursak, gene alışılmış modernleşme-sekülerleşme analizlerinden farklı olarak, bugün dinsel ifadelerin yeniden güçlenmesini, bir geriye dönüşten çok, çoğunluk-azınlık, totalite-çoğulluk gibi sorunlara doğrudan gönderme yapan yeni bir dinamik olarak anlamak ufuk açıcı görülebilir. Bu çerçevede, modernitenin ortaya çıkardığı bireye ve parçalanmaya, aynı zamanda genel anlamların kaybolmasına karşı din, insana yeniden anlam veren (daha doğrusu vermeye çalışan) bir zihniyet işlevi görüyor. Ancak modernitenin çoğullaşmış bireyi üzerinde yükselen bu anlam arayışı dini bir bütün olmaktan çıkarıyor; başka hiçbir kurum gibi din de tek başına bir otorite alamıyor. Din parçalanıyor; yerini dinsellikler alıyor.3

Öte yandan genel anlamın yok olduğu bir ortamda, bütün toplumsal kesimler kendi anlamını hakim kılma savaşı verirken, bu konudaki en büyük iddia sahibi yeni dinsellikler karşısında, laiklik de dönüşüme uğruyor. Laiklik, dinsel inanışların birbirleri arasındaki ilişkileri düzenleyici ve siyaseti, dinler karşısında eşit uzaklıkta tutucu bir mekanizma olma özelliğinden sıyrılıp, yeni bir cemaatin aidiyeti ya da din karşısında yeni bir kutup haline geliyor.

Kutuplar ve kimlikler karşılıklı olarak birbirlerini beslerken, toplumlarda var olan ekonomik, toplumsal, kültürel bütün farklılaşma ve çoğullaşma eğilimlerine rağmen, güvenlik arayışı semboller aracılığıyla tek boyutlu kimlikleri besliyor. Semboller ‘kendini’ ve ‘ötekini’ tanımlamada en temel kültürel normlara dayanıyor. Daha doğrusu bu normları yeniden kuruyor; en çok görünen ise en önemli aidiyet değişkeni haline geliyor. Dolayısıyla yaşam tarzları, ahlaki değerler kimliklerin savaş alanına dönüşüyor.

Özetle, çok yönlü olarak yaşanan bir süreçle karşı karşıya olduğumuz belirtilebilir. Daraltırsak, bu süreci, çoğullaşma ve kutuplaşma dinamiklerinin arasındaki savaş süreci olarak adlandırabiliriz ve gençleri, sahip oldukları bütün özgüllüklere rağmen bu sürecin hem bir parçası, hem de aktörü olarak görebiliriz.

GENÇLİK: TANIM SORUNU

Yukarıda çizilen genel manzara altında gençler incelendiğinde karşımıza ilk olarak bir tanım sorunu çıkıyor. Gençlik üzerine yapılan ve önemini hala koruyan çalışmalardan biri olan Street Corner Society4 gibi belli bir gençlik kesimini ele alan çalışmalar bir kenara bırakılırsa, genel olarak gençlik üzerine yapılan araştırmalar bu sorunla karşılaşmışlardır. Genel olarak insan yaşamının bir evresi, bir dilimi olarak ele alınsa da gençlik tanımının çok daha karışık, sosyolojik boyutlar içerdiği söylenebilir. En azından bir örnek vermek gerekirse, 23 yaşında üniversite eğitimi gören bir öğrenci genç ile 15 yaşından beri çalışan, evlenmiş ve çocuk sahibi olan, ama gene 23 yaşında bir gencin yakın davranış kalıplarına sahip olduğunu söylemek mümkün değildir. Üniversiteli genç genç olma halini en azından askere gidinceye, iş buluncaya veya evleninceye kadar sürdürecek olmasına rağmen, çalışan genç artık aile sorumluluğu gibi değerlerle yetişkinler kategorisine girmiştir. Başka bir deyişle gençlikten bahsedildiği zaman homojen bir grubun söz konusu olmadığı açıktır.

Yaşın göreliliğinin ötesinde, sosyolojide var olan gençlik tanımları arasında belirli bir konsensüsün olmaması de bu karışıklıktan kaynaklanmaktadır. Biyolojik olarak adlandırılabilecek bir yaklaşıma göre gençlik belirli bir kültür ve çıkarlar çerçevesinde homojen bir yarı-sınıf olarak tanımlanabiliyor. Özellikle hızlı dönüşüm gösteren ülkelerde ortak tarihsel ve kültürel deneyimler yaşayan gençler, bir önceki kuşaktan farklı biçimler altında güçlü aidiyetler geliştirebiliyor ve özerk aktör konumuna gelebiliyor.5 Bu yaklaşıma göre zaman toplumsal farklılaşmaların ve bölünmelerin faktörü olabiliyor. Sosyo-ekonomik değişkenlerden çok, yaş grubunun kendisi önemli bir değişken olarak öne çıkıyor.6 Ancak yukarıda verdiğimiz örnekte olduğu gibi, gençliğin tamamı hiçbir zaman homojen kültürel bir aktör olarak var olmamıştır. Belli bir sınıf adına konuşan entelektüel gençlerin özerk aktör olduklarına kuşku yoktur, ancak bu aktörü genç olarak değil, daha çok öğrenci olarak tanımlamak daha doğru olacaktır. Tarihte homojen olma sıfatına en yakın gençlik örnekleri de güçlü bir devlet tarafından bir ideal adına güdülen ve bir ideoloji empoze edilen genç kesimler olmuştur.

Öte yandan sosyo-ekonomik olarak adlandılabilecek bir başka yaklaşıma göre ise gençlik sadece bir kelimedir. Gençlik olgusu da ancak toplumsal sınıfların farklılıkları içinde ele alınmalıdır.7 Dolayısıyla, sadece birbirleriyle fazla bir ilişkisi olmayan gençlikler söz konusudur. Bu yaklaşıma göre gençlik kavramı tek seslilik adına kurgulanan bir manipülasyondur, çünkü gençlik içinde de eşitsizliğin yeniden üretildiği mekanizmalar mevcuttur. Temel objektif” kategorilerin -toplumsal sınıfların- bütün pratikleri belirlediği esasına dayanan bu yaklaşım ise bir önceki yaklaşıma getirdiği eleştiriye benzer bir sorunla karşı karşıyadır. Örneğin, işçi sınıfının birliği, homojenliği, en azından gençliğin homojenliği kadar kuşku götürücüdür. Her durumda iç farklılıklar (örneğin kültürel) göz ardı edilmeyecek kadar önemlidir.

Yukarıdaki tanımları karşı karşıya koymak yerine, ikisini bir araya getiren daha dinamik bir tanım yapmak daha gerçekçi görülebilir. Başka bir deyişle, her genç kuşağın, bir önceki kuşaktan farklı özellikler gösterdiğini, ancak bu farklı özelliklerin toplumsal, sosyo-ekonomik kategorilerle bağlantılı olarak geliştiğini varsaymak daha anlamlı olabilir.8 Kuşak farklılığı, gençliğin homojenliği konusunda ise disiplinler arası, özellikle psikoloji ile ilişkili düşünce üretilmesi kaçınılmazdır. Ergenlik çağına giren bir insanın büyüme krizi ne bağlı olarak, kendini kabul ettirme ve tüm toplumsal dinamiklere açık olma arasında gidip gelen gerilimi genç olmanın en ayırıcı özelliği olarak dikkate alınmalıdır.

Bu durumda gençliği en temel olarak çift referansa sahip bir toplumsal kuşak olarak kabul etmek mümkün görünüyor. Örneğin, gerek gecekonduda yaşayan, gerekse İstanbul Boğazına nazır bir villada yaşayan gençlerin ebeveynlerinden farklı tutum ve davranışları olduğu, ancak her iki gencin de birbirlerine göre ciddi farklara sahip oldukları aynı anda izlenebilir.

GENÇLİK VE SOSYALLİK

Genel olarak tüm dünyada karşılaşılan ama Türkiye gibi ülkelerde daha da sorunlu yaşanan sosyalleşme/sosyalizasyon süreçlerindeki aksaklıklar gençlerin karşılarına çıkan ilk sorun dizisi olarak ele alınabilir. Bilindiği gibi entegrasyon ve sosyalleştirme süreçlerinin, ulus-devletin, Cumhuriyetin en önemli kurumlarından biri olan okulun giderek işlevini yerine getirememesi, yurttaşın oluşumunda da krize yol açıyor; kültürel kimlikler ön plana çıkıyor; hatta yurttaşlık bile bir kimlik haline dönüşüyor. Devletin ve toplumun entegrasyon sorunları yaşadığı (ya da sosyalleştiremediği) bir ortamda insanlar ve gençler kendi sosyalliklerini kuruyor ve genellikle genç olarak sağlanamayan olanaklar/olanaksızlıklar kısa sürede insanların kendilerini kurma aracı olarak aşırı siyasallaşmasına ya da aşırı cemaatleşmesine, daha doğru bir deyişle kimlik fetişizmine yol açıyor.

Yüksek oranda gençlik kesimlerinin (özellikle çalışan ve işsiz gençlerin) tek tatmin aracının hafta sonu bira içip futbol maçı seyrettiği ve statlarda deşarj olduğu göz önünde tutulursa, genç olarak var olabilecek sosyal biraradalıkların (spor, eğlence, kültür, vs.) gerçekleşmediği görülüyor. Yaşanamayan hazlar hayal kırıklığına (frustration) dönüşüyor; sosyal olarak yaşanamayan kültürel olarak tepkiye dönüşüyor. Kültürel farklılıklar aynı anda siyasal olarak ve/veya şiddet olarak ifade edilmeye başlanıyor. Yapılan çeşitli araştırmaların da gösterdiği gibi,9 farklı düzeydeki aidiyetler (futbol takımı taraftarlığı, mahalle, milliyetçilik, dindarlık vb) bu şekilde iç içe geçmekte, ancak kendini kabul ettirmek için bu aidiyetlerden biri “bayraklaşıyor.

Türkiyede sosyalleşmenin önündeki en önemli engellerden biri de köyden kente hızlı göç olgusudur. Geleneksel anlam dairesi kaybolan insanlar kent içinde yeni arayışlara girerken, bu arayışlar ileri dönük projelerin üretilmesini beraberinde getiremiyor; daha çok savunmacı mekanizmalar üretiyor. Devletten gelmeyen, ancak kendileri de özerk aktör olamadıkları için gelecek tahayyülü kuramayan, proje üretemeyen gençler için bu yoksunluk giderek bir sıkıntı haline dönüşüyor ve kişisel ve grup tatminleri ancak cemaatlerde sağlanabiliyor. Bütün değerleriyle saldırgan olarak adlandırılan bir tüketim toplumuna karşı, cemaatin dayattığı tek referanslı dünya beraberinde başka bir saldırganlığı, hoşgörüsüzlüğü getiriyor. Kentin kendisinin çoğul olmasına, farklılıklara ve sayısız referansa rağmen, cemaatler farklı olanı tanımıyor; ötekini yabancı olarak kabul ediyor. Gruplar ve cemaatler arasında oluşan uçurumlar her karşılaşmada şok olarak yaşanıyor ve şiddetin sürekli bir potansiyel olarak yeniden üretilmesine neden oluyor.

Eşzamanlı olarak, tüm toplum gibi, ama arayışları, önündeki alternatifleri çok daha geniş olan gençlik, bir açıdan bakıldığında, çok daha derin bir arada kalmışlık duygusu yaşıyor. Dolayısıyla çelişkileri ve çatışmaları çok daha derin olan gençlerin şiddete açılma potansiyeli yükseliyor.

GENÇLİK VE KUŞAK

Gençlere özgü olan alana girdiğimizde ise, özne, tanınma isteği, baba devlet gibi kavramlara değinmek gerekiyor. Yukarıdan aşağıya modernleşmeci bir zihniyetin gölgesinde, büyümesine izin verilmeyen bir toplum ve onun genç kesimleri her şeyden önce kişilik sorunlarıyla karşı karşıya kalıyor. Devlet toplumu kendi arzuladığı gibi biçimlendirmek isterken, buna karşılık toplum ve gençler var olma mücadelesini bir anlamda devleti ve devletçi anlayışları yeniden üreterek veriyor. Dolayısıyla, gençlerden bahsederken, özne olunmasına izin verilmeyen, öznelliği kabul edilmeyen gençlerin sıkışmışlığının hikayesinin de olduğunu bilmek gerekiyor. Bu konuda IMV-SAM’ın 1998’de yaptığı araştırma gençler arasında çok önemli bir kesimin, bütün sıkıntı ve boğulma duygularına rağmen bağımsızlığını yaşamak yönünde bir çaba gösteremediğine, adeta kötürümleşerek kendini gerçekleştiremediğine, arzuları yönünde hareket edemediğine, kendi dışından dikte edilen bir takım ezberlere saplandığına işaret ediyor. Bunun önündeki en önemli engelin de aile, okul gibi muhafazakarlaştıran, uyum isteyen sosyalleşme kurumları olduğu anlaşılıyor.10

Ataerkil yapıların nasıl yeniden üretildiği burada önem kazanıyor. Çünkü yaşadığı zayıf sosyalliklere isyan eden genç de tatmin sağlayamadığı için bir zaman sonra aynı ataerkil sürecin parçası oluyor. Zayıflığını başka şekillerde tatmin etmeye çalışıyor, toplumda var olmak için güç sahibi olması gerektiğini düşünerek güce tapıyor, askerileşiyor. Liderlere inanarak ya da yeni bir lider bekleyerek iktidar sahibi olmaya çalışıyor; varsa siyasal ideolojisiyle iktidara oynuyor.

Bu tür bir deformasyona paralel olarak, gençlik değişme ve değiştirme potansiyeline rağmen, toplumun içine girdiği yeniden üretim süreçlerini besleyen bir güce dönüşüyor. Çeşitli semboller düzeyinde, baskın ahlaki normların koruyucusu, ama aynı zamanda, gizlilik, çifte standartçı yaklaşım, paralel yaşamlar (evlenilecek kız başka, yatılacak kız başka…”) gibi saydam olmayan tutum ve davranışları üretebiliyor. Bir anlamda hayali olarak kurulan bu dünyalar, toplumdaki bireyselleşmeye paralel olarak gelişiyor. Gencin gerçek sorunları -aktör olamadığı için- gizli kaldıkça ve başka düzlemlerde ifade edildikçe, din, milliyet, futbol, delikanlılık, mahalle, gelenek, marjinallik, vs., bireysel arayışların dışavurumu olarak ön plana çıkıyor. Bireyselleşme çabası ve cemaatin bu şekilde iç içe geçmesiyle şiddeti de içeren totaliterleşme filiz buluyor.11

ÇOĞULLUK VE TOTALİTARİZM

Ancak yukarıdaki hipotezlerden çıkan içine kapanan kimlikler ve şiddet potansiyeli gibi sonuçlara bağlı kalmak ciddi eksiklikler taşıyor. Daha önce dine ilişkin olarak değindiğimiz gibi, bu kimliklerden bahsederken, bunların içiçeliğini ve karmaşıklığını gözden kaçırmamak gerekiyor. Bunun için, modernliğin bugünkü aşamasını artık çoğulluğun, kimliklerin akışkanlığının öne çıktığı bir dönem olarak yeniden tanımlamamız gerekiyor. Başka bir deyişle, karşılıklı ilişki içinde, bireyselleşmeye ilişkin olarak çoğulluk kendini dayatırken, kendini koruma duygusunun dürtüsünün verdiği mücadeleyi aynı anda ele almak gerekiyor.

Gençlik üzerine düşünürken temel sorunsal da budur. Yani bugün Türkiyede kimlikleşmenin ya da çoğulculuğun değer olarak kabul edilmesi arasında bir gerilim vardır. Cemaatlerin, keskin kimliklerin ortalığı kapladığı bir ortamda çoğulluğun hareketini görmek tahmin edilebileceği gibi kolay değildir. Ancak gene psikolojik çalışmalara gönderme yaparsak, ergenlik çağından geçen gencin kimliğinin oluşumunda paralel iki süreç ya da sonuç mümkün görünüyor. Bunlardan biri sınırların açıklığına ve dalgalanmasına izin veren bütünleşme veya tamamlayıcılık (wholeness), diğeri ise mutlak bir sınırla kimliğin çizilmesi şeklinde ortaya çıkan totaliter bütünlüktür (totality). Birincisi gencin kişiliğinin parçalarının çevreyle ilişki içinde evrilmesini anlatırken, ikincisinde sınırlardan içeriye hiçbir yabancı unsurun girmesine ve içeriden dışarıya hiçbir unsurun çıkmasına izin verilmez.12 1995te IMV-SAM tarafından yapılan Gençlik Araştırmasında şemsiye kimlikler olarak adlandırılana benzer bir şekilde, birincisi açılmaya; bayrak kimlikler olarak adlandırılan ikincisi ise kendini oluşmuş kabul eden bir kapanmaya tekabül ediyor.

Araştırmalardan öyle anlaşılıyor ki, Türkiye gençliği her iki sürece ilişkin olarak oldukça verimli görünüyor. Bir yandan sınırlarını kapatan genç kuşaklardan bahsetmek nasıl mümkünse, özellikle eğitime ilişkin olarak da çoğulcu, talep üreten bir gençliğin varlığı net olarak belirginleşiyor. Yeni öğrenci kimliği olarak adlandırılabilecek bu kimlik, bütün sorunlara rağmen düşünmeye çalışan, eğitimi sorgulayan, siyasallaşmış ama çoğulcu ve farklılıklara açık bir kimliğe işaret ediyor.

YENİDEN SİYASET VE GENÇL1K

1980lerde başlayan ve daha da belirgin bir biçimde Sovyetik sistemin ve dolayısıyla iki kutuplu dünyanın çöküşüyle birlikte güç kazanan kapitalizmin tek gerçeklik olduğuna inanmamızı sağlayan liberal ideolojinin, post modern zihniyetin egemenliğinde siyasi olmak, siyaset yapmak başlı başına bir sorunsal olarak ortaya çıkıyor. Çünkü otomatik bir biçimde siyasileşemiyoruz ya da eskiden olduğu gibi siyasileşemiyoruz. Hatta daha doğru bir deyişle, siyaset yapmak farklılaşıyor; dünya değiştikçe, memleket değiştikçe, kuşaklar değiştikçe siyasetin alanı da, tarzı da, ifade ettiği şey de değişiyor.

Bu değişim ve değişim içinde bizi hayatımızdan bezdiren, sıkıntıya düşüren meseleler karşısında verdiğimiz tepkiler ya da tepkisizlikler de başlı başına önem taşıyor. Çünkü bir yandan, bizden uzaklardaki ülkelerde, şehirlerde insanların yaşadıkları ve bizi insan olmaktan utandıran meseleler var. Diğer yandan, doğrudan kendimizi ya da hemen yanı başımızdaki insanları ilgilendiren meseleler var. Bir yanda dünyanın yarısı açlıktan kırılırken, bir başka yarısındaki savaşlarda kadın, çoluk çocuk ayrımı olmaksızın insanlar yok olup giderken ne kadar güçsüz olduğumuzu fark ediyoruz. Aynı anda, öte yanda, yaşadığımız sokakta, okuldaki koridorun öbür ucunda, pazarda, apartmanda, o mikro mekanlarda yüzlerce olay oluyor ve gene ne yapacağımızı bilemiyoruz.

İşte böyle bir ortamda apolitik, duyarsız 80(ya da (90) kuşağı olarak adlandırılan gençlerin taşıdıkları işaretler muhtemelen henüz kelimelendiremediğimiz arayışlara tekabül ediyor. Bazen inanılmaz sertlikte tepkiler ortaya çıkıyor, bazen itirazlarımız, taleplerimiz boğucu bir sessizliğe gömülüyor. Bazen kelimelerimiz, reflekslerimiz eski kalırken, her şeyi tüketen kapitalist yapı kısa sürede tüketip kenara atsa da bazen şimdiye kadar denenmemiş yollara başvuruyoruz. İşte belki içinde yaşadığımız zaman diliminde “siyaset” belki de hem verilen hem de verilmeyen bu tepkilerde yatıyor.

‘80’lerle birlikte büyük ideolojilerin ortadan çekilir gibi olmasıyla, “kültürel kimlikçi” durumlara geçildiğine ya da “dağıldığımıza” iyiden iyiye inanmaya başlamıştık. Ama henüz dağılmadığımız da ortada; hala bizi “bir arada tutan” bir takım bağlantılar var. Bağlantılar var, ama en ayrımcı ve koparıcı davrananlar -paradoksal biçimde- en fazla birlik-beraberlik lafı eden zihniyetler arasında çıkıyor. Örneğin devletler … Örneğin, Türkiye Cumhuriyeti devleti ve özellikle onun içinde yüzyıldır, usanmadan homojen bir toplum inşa etmeye çalışan “kimlik mühendisi” zihniyet adeta Türkiye’nin en “kültürel” kimliğini sunuyor …

İşte bağlantı kurma çabalarının (hatta çaba bile demeye gerek yok çünkü daha çok kendiliğinden bir gelişme söz konusu) en yoğun olarak izlendiği kesim ise gençler ve özellikle üniversite gençleri. Bütün suskunlukların, uyum sağlama taktiklerinin yanı sıra, hatta bir bakıma hayatta kalma güdüsü ve bir taktik olarak devreye sokulan “gerekli konformizmin”13 rünmez kılmasına rağmen, her dönemde olduğu gibi şimdi de gençler içinde bulundukları zamana ait duyarlılıkları en fazla yaşayan kesim olarak dikkat çekiyor. Ancak bu duyarlılığın yaşanması en iyi şekilde formüle edilmesi anlamına gelmiyor. Örneğin, 1970’li yılların dinamiğini, toplumsal güçlerin önünün devlet tarafından tıkanması karşısında acı çeken, çaresiz bir “çığlık” olarak kalmış olsa bile, en uç noktaya itilmiş olan “çözüm” arayışları ile gençler temsil ettiler.

İşte ‘90’ların (böyle bir başlangıç noktası varsa) temel özellikleri arasında yer alabilecek tek referans kurumunun, ideolojisinin olmaması, politikanın politikacıların elinden çıkması ya da politikanın kutsallığını yitirmesi, dinsel ifadelerin ön plana çıkması gibi tezahürleri gençlere bakarak anlamlandırmak mümkün görünüyor. Dikkatlice bakıldığı zaman, şimdiye kadar alışık olmadığımız bir biçimde ve birbirleriyle karşıt kutuplar halinde gördüğümüz referansların bir arada yaşadıklarını, kurdukları “inanma” tarzlarıyla birbirleriyle bağlantılar kurduklarını izliyoruz. Gençler laiklikle dini, devletçilikle liberalizmi, özgürlükçülükle otoritarizmi, milliyetçilikle evrenselliği, politiklik ile apolitikliği bir potada çeşitli bileşimler halinde eriterek yüzlerce kimlik ortaya çıkarıyorlar.

Ancak bu kadar farklı kimliklerin bir arada olmasını da gene ortaya koydukları görelilik hissiyatı” sayesinde başarıyorlar. Bu yeni durumun adını koymak, artık hakim olanın bu durum olduğunu söylemek için vakit henüz erken; çünkü,tek boyutlu, tek doğrulu, tek referanslı, tek kurumlu kimlikler şimdilik, niyetlerini çok daha kolayca ifade edebildikleri için, daha güçlü gözüküyorlar. Ama görelilik dinamiği, verdiği paradoksal imaja rağmen, bütün tekçi-total ideolojilerden daha birleştirici bir potansiyel taşıyor. Çünkü ötekini dışlayamıyor, çünkü ötekini kendi içinde taşıyor; kültürlerarasılığın laboratuarı olarak belirginleşiyor.

Ve her şeyden önemlisi ötekini kendi içinde taşıdığını fark edebilmek; bu fark edildiği zaman ise yeni siyaset yapmak için gerekli olan ilk adım olarak duyarlılık ortaya çıkıyor.